17 Ocak 2016 Pazar

Beşiktaş Çarşı (work in progress - son edit=12/01/2018)

Eşim ve ben her sene Aralık ve Ocak aylarını Besikas'ta geçiriyoruz.  Bazen oğlumuz da bize katılıyordu ama artık büyüdü eskisi kadar sık gelmiyor.

Beşiktaş çarşısında daha çok hangi dükkanlarda alış veriş yaparız, nereleri tavsiye ederiz. O konuda bir kaç satır yazayım dedim.


Sabah kahvaltısı için simitlerimi aldığım yerin fotoğrafını yükledim.

Her sabah kahvaltı simitlerini aldığım yer.  Güzel simitler.  Hele bazen fırından çıkar çıkmazki zamana denk geliyor.  O zaman sıcak sıcak simitleri kese kağıdında alıp hemen eve koşuyorum.  Soğumadan kahvaltıya oturalım diye.

Besiktas'ta başka simit fırını yok mu.  Elbette var ama bu fırının simitlerini seviyoruz biz.  Google Maps'ta da isaret edilmis ama ismi yalnız yanlış girilmiş ya da değişmiş.    "Can Simit Fırını" değil "Has Simit".

Has Simit'in yanındaki bakkalı  üç birader çalıştırıyor.

Resimde görünen ortanca birader.  Bakkalda şimdiye kadar aradığım hemen hemen herşeyi buldum.  Simdi bir düşündüm de, galiba geçen o kadar sene içinde bu bakkala sorup da yok cevabı aldığım bir tek ürün oldu o da dental floss, Türkçe'de diş ipi deniyor galiba.  Herhalde, Beşiktaş'lı dişlerini floss yapmıyor ki biraderler bakkal envanterine eklemek ihtiyacını hissetmemişler.  Yoksa eminim o da olurdu.

Bakkalın hemen karşısında Bereket Peynircilik mağazası.  Camın arkasında Abdullah Bey'i görüyorsunuz.

Beşiktaş peynir zeytin bilumum kahvaltılık ihtiyaçlarımızı tedarik ettiğimiz yer.  Yukarıdaki fotoğraf 2014 senesinde çekilmişti.  Şu fotoğraf da Aralık 2017 de çekildi.  Bir değişiklik yok gibi.  Üstteki pencereyi ve pervaza konmuş saksıları da aldım resmin içine bu sefer.  İlginç ve hoş bir detay olark göründü gözüme onun icin


Her geldiğimde mutlaka bir kutu bal alırım.  Bitlis balı olduğnu söylemişti galiba.  "Karakovan" balı imiş.  Gerçi,Migros'ta cam kavanoz içinde satılan süzme bal haricinde, Istanbul'da kimden ve nerden bal alırsanız hepsi karakovan balı. İddia öyle.  Gerçek muhtelif. Abdullah Bey'den aldığım balın gerçekten karakovan balı olduğunu sanıyorum.  Kutu her sene aynı oldu için, üreticinin de aynı olduğunu sanıyorum.  İşte aşağıda henüz kutunun içindeki bakir hali ile:
Abdullah Bey'den kaymak da aldım tabii.  Kaymak ve bal, harika.  Kaymak rulo olarak satılıyor.  Ben yarım rica ediyorum, o da bana üç gün gidiyor.  İlk kahvaltıda balı biraz fazla almışım.

Her zaman bu kadar olmuyor.  Bu ilk sefer.  Bir kutu bal ile bir ay idare ediyorum.  Aksi halde, yemenin sonu yok.  Doktorlar ve Canan Karatay şekerin fazlasının zarar olduğunu söylüyorlar.

Abdullah Bey'in peynirci dükkanını soluma alarak sokakta ilerliyorum.  Sokak tek yönlü ve giriş obur uctan, Şair Nedim caddesinden. Sağ sola sipariş su yemek götüren motosikletle işe tek yön falan dinlemiyor.  Vızır vızır önden arkadan sağdan soldan geçiyor.

Saygı Kunduracı.  Ayakkabı kemer çanta gibi şeylerde tadilat gerektiğinde geldiğmiz yer.  Iki kardeş çalıştırıyor ama büyük abiyi ne zamandır görmüyorum.  Şimdi resimi koyunca dikkatimi çekti.  Yukarıdaki tabelada "Saygı Lostra Salonu" diye yazıyormuş.  Lostra ne demek?  TDK on-line sözlük "Ayakkabı boyanılan yer" diye tanımlamış.  TDK gibi bir kuruluştan, bunun ötesinde bir tanımlama bekliyor insan mesela kelimenin kökeni falan.  Yoksa lostranı ayakkabı boyanan yer olduğun ben de biliyorum.Ekşi Sözlük'de alperenk adlı katılımcı "bütün anlam içeriğinin dışında, dilimizdeki en fiyakalı devşirme sözcük olabilir" diye tanımlamış.

Saygı Lostra salonunun tam karşısında "tarihi" Beşiktaş Börekçisi var.  Su böreği güzel.  Puaçaları, Has Simit'ten aldığım puaçaya göre daha yağlı,  börekçi ile simit fırını farkı.  Bir de böyle çok yağlı tel tel yufkalardan oluşan ve yağ miktarından dolayı mutlaka bol pudra şekeri ile yenmesi gereken bir börek satıyor.  Canan Karatay'ın zararlı dediği iki şey de var börekte: bol yufka ve bol şeker. Mebzul miktarda yağ da var. Karatay sanırım yağ konusunda o kadar takıntılı değil.  Yine de bu börekte olduğu kadar yağı herhalde o da hoş görmez.  Adına Kürt böreği diyorlar galiba (do not quote me).  Ettiğim tarif hiç cana yakın gelmemistir size belki ama soğuk kış sabahlarında bir bardak sıcak çay ile birlikte iyi gidiyor.

Geriye dönüp tehrar Ihlamurdere caddesine çıkıp sahile doğru yürüyelim biraz.  Sağda şu dükkanı göreceksiniz: Beşiktaş Alış Veriş Merkezi,
İstanbul’un dört bir yanında son on senede pıtrak gibi biten modern AVM leri önceleyen, tabelasında yazdığı gibi kozmetik ve bujiteriden oyuncak ve toka çeşitlerine on binlerce ürün satan bir dükkan.  İçeri doğru uzuyor, bir de alt katı var.  Her metre karesi tıklım tıklım dolu.  Bir kaç sene öncesine  dek hafızaya dayalı bir sistem idi ve o zamanlar stok kontrolünü nasıl yaparlardı bilmiyorum.  Artık bar kod kullanıp kasada okutuyorlar.

Yürümeye devam ediyoruz.  Sağda Define Büfe  Bu da Beşiktaş Çarşının emektarlarından.  Bir çok web sitesinde Asım Usta’nın Karadeniz Dönercisi zikredilir Beşiktaş Carsı’de döner deyince ama Define Büfe döneri de bence nefis.


Ekmek arası ya da pide arası domates, biber/salatalık turşu ve kızarmış patates ile servis ediyorlar.  Ya da aşağıda görüldüğü gibi lavaş ekmeği ile birlikte tabakta.


Yanında da mutlaka ayran.  Eskiden açık ayran seçimi de vardı ama sanırım artık sadece kutu ayran alabiliyorsunuz.

Define Büfenin karşısındaki sokaktan Köyiçine doğru yürürken,Pazar günü haricinde (Pazar günleri Asım Usta dükkanı açmıyor)  saat 10 ile 4 arası ise solda bir kuyruk göreceksiniz.  Bunlar Karadeniz Dönercisinin yanı Asım Usta’nın dönerinin müşterileri.


Bu döner sabah saat 10 civarı kuruluyor.  O zaman iki adamın anca kucakladığı,  çapı en az bir buçuk metre devasa bir şey.  Onu nasıl makinaya yerleştiriyorlar hiç denk gelmedi, görmedim.  Bir sabah belki sırf kurma operasyonunu görmek için karşıda beklemek lazım.  Her halu karda, o kocaman döner, akşam saat 4 e kadar bitiyor.  Aşağıdaki resimi sanırım öğle vakti çekmiştim:
Asım Usta arka plandaki gözlüklü beyefendi.  Herhangi bir şeyi çok iyi yaparak böyle fenomen olan insanlarla karşılaşmak ne kadar haz veriyor insana.

Asım Usta’yı ve dönerini geride bırakıp Köyiçi’ne doğru yürüyelim.  Küçük bir meydanın ortasında soyut bir kartal heykeli göreceksiniz.

Kartala ne kadar benzeyip benzemediğine siz karar verin.  Hemen U-dönüşü yapar gibi geriye dönüp bir sonraki sokaktan Ihlamurdere caddesine doğru yürürsek, yolda Beşiktaş’ın tarihi fırınlarından birini göreceksiniz.
Ali Suavi isyanını bastırdığı için Padişah 2. Abdülhamit tarafından paşa yapılan Hasan Efendi 1893 senesinde kurmuş bu fırını.  Hasan Paşa rivayete göre ümmi imiş, yani okuma yazma bilmezmiş.  Fırının isminin hikâyesi ise şöyle; birileri okuma yazma bilmeyen Hasan Paşa’ya, “Sen söyle bir V çiz, yanına da ters V çiz, aralarına çizgi koy, Hasan gibi bir şey olur” denmiş. Bunlar Arap alfabesinde ‘Hasan’ kelimesine yakın bir ses verse de aslında biri 7, diğeri de 8 rakamlarını temsil edermiş. İmzasını böylece 7-8 olarak atmaya başlayan Hasan Paşa’nın adı da 7-8 Hasan Paşa olarak kalmış.(İstanbul Ajansı - http://www.istanbultimes.com.tr/guncel/bu-firin-tarih-kokuyor-h28613.html )  Fırın başta ekmek fırını imiş ama 1983 yılından beri kurabiye yapıyor sadece.  Fırının çeşitli ürünlerini denedim şahsen ama düzenli olarak sadece Selanik Gevreği alırım.  Gerek çayla gerek kahve ile çok güzel gidiyor. Aşağıdaki fotoğraf 2009 senesinde çekilmiş (http://www.mimarizm.com/makale/7-8-hasanpasa-firini-ndan-erol-cakar-yeni-nesil-geliyor-eskilere-gule-gule-diyor_114224 ):

Soldaki üçünü hala gittiğimde görüyorum ama sağdaki beyefendiyi bu son 2017-18 ziyaretimde göremedim.  Umarım sağlık ve afiyeti yerindedir.

Beşiktaş çarşısı günün her saatinde binlerce insanın gelip geçtiği bir mevki.  Bütün dükkanlar vızır vızır çalışıyor.  Dolayısı ile, aşağıdaki gibi manzaraları görünce yadırgıyor insan.  Böyle bir işlek bir yerde niçin boş dursun bu bina demistim kendi kendime.  2016 Aralık'ta bana söylendiğine göre, bu bina ve bitişiğini Mango firması almış.  Amaç  bir tadilattan geçirip büyük bir mağaza kurmak imiş.  Ancak ya Anıtlar Kurumundan (Beşiktaş'ta hemen hemen bütün binalar 2.sınıf tarihi eser ve pencere çerçevesini değiştirmek için bile gerekli mercilerden izin almanız lazım) ya da belediyeden izin alamamışlar, bu yüzden proje sürüncemede imiş.


Boş ve metruk binaların bir başka nedeni de vakıf ya da eski gayri müslim mülkleri.  Beşiktaş'ta bunlardan da bir sürü var.


23 Kasım 2015 Pazartesi

İŞİD ile mücadele stratejileri

“Onion” web sitesini takip ediyor musunuz bilmiyorum.  Tavsiye ederim.

http://www.theonion.com/r/51877 sayfasından tercüme ettim aşağıdaki paragrafı.

Terorist İŞİD grubunun üstlendiği Paris ve  diğer katliamlar sonrasında,  bir çok ülke teröre karşı nasıl mücadele edeceğini belirlemeye çalışıyor.  İşte, İslam Devletine karşı dile getirilen önde gelen stratejiler: 
  • İnsan hayatına değer vermeyen bir düşman ile mücadeleye dahil tüm zorlukları ayrıntılı olarak inceleyen uzun bir makale yayınlayalım.
  • Şiddet ve ölüm değişmez gerçeklikler diyerek kendimizi korkmamış gösterelim.
  • Bir darbe örgütleyelim ve kendi dilediğimiz IŞİD liderini başa getirelim.
  • 1.7 trilyon dolar harcayalım.
  • İŞİD ile 50-50 anlaşalım ki, kafir ve döneklerden bir miktar kalsın geride.
  • İŞİD savaşçılarını denize çekelim? 
  • Suriye içindeki liberal ve ılımlı hiziplere uzanarak bu sayede radikalizmi kucaklamaya mütemayil  genç Arap erkeklerini kendi saflarımıza çekmeye çalışırken uzun soluklu sosyoekonomik mücadeleleri hedef alıp sivil kayıpları sınırlandırarak sadece İŞİD militanlarını hedef alan kapsamlı bir strateji oluşturup bunu tüm müttefikler ile koordine bir şekilde ve çok basit bir dille açıklayıp İslami dünyada teröre karşı tüm güçleri ortak anti-terörist hedefler etrafinda birleştirelim.
  • Başkalarının çocuklarını eğitip ellerine silah verelim ve İŞİD i vurmaya onları gönderelim.
(Bu blog metni http://www.theonion.com/graphic/strategies-defeat-isis-51877 sayfasından Türkçeye çevrilmiştir)

18 Kasım 2015 Çarşamba

PKK IRA’ya benzer mi?

Terörizm denince, Türkiye’de bir çok insan Türkiye’nin başında dünyadaki benzer kampanyaların hepsinden çok daha azgın bir terörizm belasının olduğuna inanır.  Bu yüzden, diğer devletlerin terörle nasıl başa çıktığını araştırıp öğrenmek pek gündeme gelmez, çünkü onlara çare olan şeylerin zaten bize çare olması mümkün değildir.  Zira bizim başımızdaki terörizm, onlarınkine göre çok daha müthiştir.  Mesela, Fehmi Koru şöyle yazmıştı Habertürk gazetesinde:

“Ölüm, öldürme ve ölme sıradan bir iş bu coğrafyada......PKK’dan neredeyse 20 yıl önce silahlı mücadele yolunu seçmiş olmalarına rağmen, IRA ve ETA, 60 yılı aşan terör faaliyetlerinde, ilki 2000’in, diğeri de 900’un altında can kaybı verdirdi.  PKK ise onlardan çok daha kısa sürede 40 bin insanın ölümünden sorumlu.”(Çuvaldızı kendimize...17 Kasım 2015, Salı )

Şu sıralar IRA ve Kuzey Irlanda'daki olayların geçmişini okumaya çalışıyorum. Bu merakın nedenini asagida yazacagim.  Kuzey Irlanda’da “Troubles” denilen olaylar 1960’larda başladı ve 1998’de Good Friday anlaşması ile son buldu.  Arada geçen 30-40 sene zarfında (Fehmi Koru'nun yazdığı gibi 60 sene değil), 3600 i aşan insan öldüğü söyleniyor (David McKittrick and David McVea, MAKİNG SENSE OF THE TROUBLES,  2002). Kuzey İrlanda nüfusunun 2011 sayımına göre sadece 1.8 milyon olduğunu hesaba alırsak, bu 500 de bir demek.  Fehmi Koru’nun yukarıda verdiği 40 bin rakamını olduğu gibi kabul etsek bile, Kuzey İrlanda’daki zarar nüfusa oranla Türkiye’dekinin nerdeyse dört misli. Amacım Fehmi Koru'yu eleştirmek değil.  Kendisi Türkiye'de yazılarını ilgi ile okuduğum bir kaç yazardan birisi.   Onun yazısının ana fikri bu olmadığı için, herhalde hafızasına güvenip bir rakam girmiştir esas tezine destek olsun diye düşünüyorum.  Önemli değil.   Fehmi Koru tek de değil zaten.  Buna benzer şeyleri başkalarından da okudum ya da konuşurken duydum.

Aslında, başka milletlerin pratiğinden bizim öğreneceğimiz çok şey var ama maalesef pek ilgilenmiyoruz.  Mesela, hala hatırladığımda ilgisizliğimize şaşırırım, bundan yaklaşık kırk sene önce idi.  Yani Kuzey İrlanda’daki olayların en civcivli zamanları.  Ben Ankara’da okurken iki İngiliz Troçkist ile tanışmak fırsat oldu.  Biz de o zaman devrimci geçiniyoruz ya, bana sordular “siz ODTÜ lü devrimcilerin Kuzey İrlanda hakkındaki görüşleri ne” diye.  Arkadaşlarla bakıştık birbirimize, ne cevap versek diye.  Kuzey İrlanda’da bir şeyler olduğundan hayal meyal haberimiz vardı ama, o kadar işte.  Bir arkadaş, “bu olanlar hep emperyalistlerin oyunu, aslında bütün halklar kardeştir” falan gibi bir takım laflar etti.  İngilizler anladılar ki biz bu konuya Fransızız.  Daha fazla sormadılar.   O mahcubiyetten beri, en azından haberlerden izlemeye çalıştım Kuzey İrlanda’da olan bitenleri.

Bu nereden aklıma geldi şimdi?  7 Haziran seçimlerinden sonra, Kandil ile Türkiye arasında sıkışıp hareket alanı daralmış bir HDP ortaya çıkınca, 1998 Good Friday anlaşması öncesi IRA içindeki silahlı mücadeleyi savunan eski tüfeklere karşı demokratik mücadelenin daha kazançlı olacağını savunan IRA gençleri (mesela Gerry Adams) geldi aklıma.  Kuzey İrlanda hakkında bir kitap aldım.  Şu anda okuyorum.  Okuduktan sonra burada aktarmaya çalışacağım Türkiye ile belki kurulabilecek paralelleri.

Fotograf: The Troubles gallery - 40 years of conflict in Northern Ireland from the Belfast Telegraph archives (http://www.belfasttelegraph.co.uk/archive/events/the-troubles-gallery-40-years-of-conflict-in-northern-ireland-from-the-belfast-telegraph-archives-29947576.html)

27 Ekim 2015 Salı

Basra Körfezi ve çevresi bu yüzyılın sonuna kadar yaşanmaz hale gelebilir

Nature Climate Change dergisi iki gün önce çok ürkütücü bir makale yayınladı (Pal ve Eltahir, 2015).  Makaleye göre, bu yüzyılın sonuna kadar Suudi Arabistan, BAE, ve Güney Iran'da bir çok şehir yaşanmaz hale gelecekmiş.  Buraları bugün bile çok nemli ve çok sıcak yerler.  Mesela, Dhahran, Dubai, Abu Dabi,  ve Bandar Abbas şehirlerinde şu anda bile günlük maximum yaş termometre sıcaklığı (TWmax ya da wet bulb temperature) senenin bir çok gününde 30 derecenin üzerine çıkıyormuş.  Aşağıdaki şekilde bu açık net olarak görülüyor.

İnsan vücudunun dayanabileceği en yüksek yaş termometre sıcaklığı 35 derece imiş.  Yaş termometre sıcaklığı bildiğimiz normal hava sıcaklığından biraz farklı bir şey.  Termometreyi ıslak pamuğa sararsak elde edeceğimiz sıcaklığa yaş termometre sıcaklığı deniyor.  Yani buharlaşma yolu ile ısı kaybını da içeriyor.  Kuru sıcak havalarda yere su serpelerseniz nasıl hava biraz serinler.  İşte o serinleme yaş termometre sıcaklığı ile kuru termometre (yani normal hava) sıcaklığı arasındaki farktan geliyor.  Kuru iklimlerde, bu fark 15-20 derece olabiliyor.  Mesela, Avustralya'nın içlerinde bir çok yerde yaz aylarında hava sıcaklıkları 40-45 dereceyi buluyor ama yaş termometre sıcaklığı 20 yi nadiren geçiyor.  Çünkü buraları çok kuru yerler ve hava sıcak da olsa buharlaşma yolu ile serinlemek mümkün oluyor.  Ankara'nın mesela yazları çok sıcak olur ama insanı boğmaz, çünkü biraz terleyince farketmeden vücut serinler.  Çünkü, Ankara'da yaş termometre sıcaklığı 20 dereceyi aşmıyor (tüm Türkiye illerinde yaş termometre sıcaklıkları için tıklayın: http://www.yolyapi.com.tr/en/Design/RegionalWetBulbTemperatureValues).

Dayanılabilirlik sınırının 35 derece olması da anlaşılır bir şey.  Yaş termometre sıcaklığı 35 derece olunca, buharlaşma yolu ile serinlemek icin suyun sıcaklığının 35 derecenin üzerinde olması gerekiyor.  Vücut sıcaklığı bildiğiniz gibi 36.5 derece.  Deriden havaya ısı transferi için her zaman küçük bir delta T (sıcaklık farkı) olması gerektiğine göre, yaş termometre sıcaklığı 35 dereceyi bulduğunda artık terleyerek serinlemek imkansız hale geliyor.  Vücut da kendi ısısı içinde pişiyor.  Yaş termometre 35 dereceyi bulduktan sonra orada yaşamak imkansız yani.

Pal ve Eltahir'in Nature Climate Change dergisinde iki gün önce yayınlanan bu makalesine göre, Basra körfezi civarında bir çok yerde yaş termometre sıcaklıkları 35 dereceyi bulacak.  Nereden biliyorlar derseniz, bilgisayar modellemesi tabii.  O bölgede yaptıkları bir "Bölgesel İklim Modellemesi" sonucu.  25-kilometre imiş modeldeki hücre büyüklüğü (grid size).  Sonuçları şöyle:


Kırmızı ve yeşil çizgiler şu anlama geliyor.  Kırmızı sıcaklıklar, eğer iklim değişikliği üzerine dünya önlem almazsa, bugünkü gibi elektriği fosil yakıtlardan üretmeye devam ettiğimiz takdirde oluşacak şartlara tekabül ediyor.  Yeşil sıcaklıklarda , bazı tedbirler alındığı zaman olacak olanlar.  Bu kırmızı ve yeşil çizgiler IPCC nin RCP4.5 (yeşil) ve RCP8.5 (kırmızı) senaryolarındaki gelecek iklim şartlarına göre modellenmiş.  Bu senaryoların ne olduğunu merak ederseniz, IPCC raporlarına bakmanız gerekiyor.

Daha fazla söz söylemeye gerek yok.  Şekiller gerekeni söylüyor.  Dünya mevcut minval üzerinden devam ederse, iklim değişikliğine karşı bir tedbir alınmazsa, Suudi Arabistan'nın güneyi ve Birleşik Arap Emirlikleri yaşanmaz hale gelecek.  Hac mevsiminin yaza geldiği senelerde, hac yapmak imkansızlaşacak.

İklim değişikliğine karşı, gerek Turkiye'de gerek Avustralya'da hala durumu kabullenmek istemeyen insan çok. Şu anda bir sürü bela başımızda iken buna kafa yoracak vaktimiz yok diyenlerden başlayarak bütün bunlar komunist uydurması (ya da siyasi egiliminize gore Amerikan uydurması , kapitalist sistemin dünyaya dayatması) diyenlere kadar geniş bir spektrumda insanlar kafalarını kuma gömmeye tercih ediyor.

Bu belanın yanında aslında İŞİD falan halt etmiş çünkü geldiği zaman hepimizi yakacak. Umarım hepsi komünist-kapitalist-Amerikan-çevreci uydurmasıdır ve hiç bir şey olmaz.  Aksi halde, biz değilsek bile çocuklarımız ve torunlarımız çekecek ceremesini bizim bugünkü umursamazlığımızın.

Reference:
Pal, J S,  & Eltahir, E A B (2015), Future temperature in southwest Asia projected to exceed a threhold for human adaptability, Nature Climate Change. doi:10.1038/nclimate2833


4 Ekim 2015 Pazar

Secim Tahminleri

Seçim sonuçları hakkında en iyi tahminler bahis sitelerinde oluyor.   1 Kasım Turkiye seçimleri hakkında, https://sports18.betin.com/en/others/politics sitesindeki oranları ve bu oranların zaman içinde değişimini kaydedeceğim bu sayfada.  Doğrusu merak ediyorum acaba seçim öncesi bir kaç hafta içinde önemli değişiklikler olacak mı diye.

Not (29 Ekim):
Tabloyu çeşitli günlerde güncelledim ama gördüğünüz gibi rakamlar pek değişmedi.  Benim bundan anladığım şu: pek fazla bahse giren yok.  Başlarda para koyan bir kaç kişi vardı ve o zamanki oranlar sabit kaldı.

Niçin kimse bahse girmiyor?  İki cevabı olabilir.  Birinci cevap, Türkiye insanı kumar oynamasını sevmiyor, yabancılar da Türkiye seçimleri ile ilgilenmiyor.  Olabilir.  İkinci muhtemel cevap ise, 1 Kasim seçim sonuçlarını tahmin etmenin  pek zor olduğu ve  bu yüzden kimsenin para yatırmak istemediği.  Bu da olabilir tabii.  Benim tahminim de bu aslında.  Geçenlerde Mediascope'da Ruşen Çakır ile Bekir Ağırdır arasında bir söyleşi izledim.  orada Bekir Ağırdır bana dogru gelen bir tesbitte bulundu.  "7 Haziran seçimleri," dedi "başkanlık sistemi üzerine bir referandum idi ve başkanlık tezi o seçimlerde kaybetti.  1 kasım seçimleri ise tek başına bir AKP hükümeti ihtimali üzerine bir referandum."  Belki de o yüzden tahmin zor.  Secmen AKP den eskisi kadar hoşnut değil ama alternatifler konusunda da emin değil.  Bahsi müşterek oranlarına göre en az para veren AKP nin 43% ya da daha fazla oran alması.  Yani yatırılan paraya göre en muhtemel olasılık o.  Ama 40.6-42.9% aralığı da ondan çok farklı değil.  Sadece 3.  Ve hatta 38-30.5% aralığı da 3.25.  Yani 38% ile 45% arasında herhangi bir sonuç olabilir AKP için.  38% altı 1 e 8 veriyor.  Herhalde kimse o sonucu olası görmüyor.  Bir kaç gün kaldı.  Göreceğiz.


Tarih AKP
<38
AKP
38.0-40.5
AKP
40.6-42.9
AKP
>43
CHP
<24
CHP
24.0-26.5
CHP
26.6-28.9
CHP
>29
HDP
<12
HDP
12.0-12.9
HDP
13.0-13.9
HDP
>14
MHP
15.0-16.5
MHP
16.6-17.9
5/10 3.50 2.25 2.60 5.50 9.00 2.75 2.10 3.25 8.75 4.50 1.80 2.50 2.25 2.20
6/105.50 4.00 2.25 2.60 9.00 2.50 2.20 3.50 3.40 3.25 2.50 4.00 2.40 2.60
8/105.50 4.50 2.25 2.40 9.00 2.50 2.20 3.50 3.00 3.25 2.75 4.50 2.40 2.75
9/105.50 4.50 2.25 2.40 9.00 2.50 2.20 3.50 3.00 3.25 2.75 4.50 2.40 2.75
11/108.00 6.00 2.50 1.73 9.00 2.50 2.20 3.50 2.20 3.00 3.50 5.50 2.40 2.75
13/108.00 6.00 2.50 1.73 9.00 2.50 2.20 3.50 2.20 3.00 3.50 5.50 2.40 2.75
15/108.00 6.00 2.50 1.73 9.00 2.50 2.20 3.50 2.20 3.00 3.50 5.50 2.40 2.75
20/108.00 3.25 3.00 2.00 9.00 2.50 2.20 3.50 2.20 3.00 3.50 5.50 2.40 2.75
26/108.00 3.25 3.00 2.00 9.00 2.50 2.20 3.50 2.20 3.00 3.50 5.50  -  -
27/108.00 3.25 3.00 2.00 9.00 2.50 2.20 3.50 2.20 3.00 3.50 5.50  2.40 2.75
Sonuclar

*

*


*



<15


NOTE: 26 Ekim'de baktığımda, betin sitesinde MHP için hiç bir rakam yoktu.  Ne demek bilmiyorum.

7 Haziran Seçim Sonuçları şöyleydi:
AKP = 40.87%
CHP = 24.95%
MHP = 16.29%
HDP = 13.12%
(http://secimsonuclari2015.mynet.com/)

1 Kasım seçimlerinin resmi olmayan sonuçları da şöyle çıktı:
AKP = 49.4%
CHP = 25.4%
MHP = 11.9%
HDP = 10.7%

Bu https://sports18.betin.com/en/others/politics  bahsi müşterek sitesi, Türkiye'deki bir çok anketten daha iyi tahmin etmiş oldu sonuçları.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Başbakan Düşürüldü

Avustralya'da başbakan Pazartesi gecesi değişti.  Turkiye'den bu haberi okuyanlar "so what" demeyin.  Bu olay aslında Avustralya seçim sisteminin ve bu seçim sisteminin sonucu olarak ortaya çıkan siyasi kültürün iyi bir örneği.  O nedenle bir kaç satır yazmaya karar verdim.

Avustralya'da son secim 2013 senesinde yapıldı.  Bu seçimden sonra parlamentodaki sandalye dağılımı şöyle idi:

PARLAMENTO
İktidar (Liberal parti önderliğinde bir koalisyon) : 90 sandalye
Ana muhalefet (İşçi Partisi) : 55 sandalye
Diğer : 5 sandalye
TOPLAM : 150

SENATO
İktidar : 33
İşçi Partisi : 26
Yeşiller : 9
Diğer : 8

Koalisyon aslında tek parti gibi.  Aralarında nüans farkları olan Liberal ve National partilerin koalisyonu.  Her seçime ittifak halinde giren ve devamlı birleşmeyi düşünüp bir türlü birleşemeyen iki parti.  Yukardaki rakamlara göre, iktidar partisi mecliste ezici bir koalisyona sahip.  Buna rağmen Liberal parti milletvekilleri Pazartesi günü toplanıp Liderlerini değiştime kararı aldılar.  Tony Abbot parti liderliğini kaybedince, başbakanlıktan da istifa etmek zorunda kaldı tabii ve parti grubundaki rakibi Malcolm Turnbull başbakan oldu.  Aşağıdaki resimde, eski başbakan Tony Abbott(solda) ve yeni başbakan Malcolm Turnbull'u, Pazartesi akşamı parti toplantısına giderken.

Liberal parti milletvekilleri niçin değiştirdiler liderlerini?  Başbakanın kabineyi ve parti grubunu çok otoriterce yönetmeye başladığı, başkalarının tavsiyelerine kulaklarını tıkadığı için diye açıklıyorlar.  Bütün bunlarla birlikte, partinin oy oranı da düşmeye başladı.  O yüzden bir dahaki seçimlerde koltuklarımızı kaybederiz telaşına düştü milletvekilleri.  Seçimlerde daha iyi bir performans göstereceğine inandıkları Turnbull'u seçtiler.  Oylamayı kaybeden parti lideri, Tony Abbot'u, başbakanlıktan istifa ettiğini açıklarken görüyorsunuz aşağıda.

Türkiye böyle bir şey olmaz tabii.  Bırak iktidarda iken düşürülmeyi, bir çok parti lideri nice nice seçimleri kaybettikten sonra bile partilerinin başında kalmayı beceriyorlar.  Bunun nedeni iki şekilde açıklanabilir:
* subjektif farklılıklar, yani siyasi kültür farkı
* sistem farklılığı 

Bence neden ikincisi.  Eğer Turkiye'deki parti ve seçim sistemi Avustralya'da olsa idi, Avustralya siyasetçileri de Türk siyasetçileri gibi davranırlar, koltuklarından ayrılmazlardı.  EN azından ben öyle sanıyorum.  Niye öyle davranabilirlerdi, çünkü Türk sistemi burda olsa, Tony Abbot partinin mutlak hakimi olurdu, bir dahaki secimde milletvekili aday listesi üzerinde belirleyici olurdu, milletvekillerinin kendi siyasi kimlikkleri her zaman parti siyasi kimliğinin çok arkasında olduğu için hiç bir millet vekili ona karşı çıkmaya cesaret edemezdi.  O da ölene kadar Parti başkanlığını devam ettirirdi.  Ettirirdi diyorum çünkü her siyasetçi gibi o da muhteris bir karaktere sahip.  Kovulmazsa gitmez yani.

Peki niçin Avustralya'daki meclis grubu birleşip liderlerini değiştirebiliyor da Turkiye'de bu olmuyor.  Siyasi partiler kanunu, tüzükler falan farklı tabii ama bence esas neden mevcut seçim sistemi.  Avustralya'daki seçim sistemi dar bölge sistemi.  Her bölgeden tek milletvekili seçiliyor, en fazla oy alan meclise giriyor.  Mesela Petrie bölgesini ele alalım.  Geçen seçimlerdeki oylar şöyle verildi:

Luke Howarth (Liberal Parti) : 40.65%
Yvette D'ath (İşçi Partisi) : 39.52%
Diğer partiler (8 parti) : 14.63%
Geçersiz oy: 5.20%

En önde gelen iki adayın hiç biri 50% yi geçememiş yani.  O zaman diğer partilere oy verenlerin ikinci tercih olarak kimi gösterdiklerine bakılıyor.  Mesela, birisi yeşillerin adayına vermiş diyelim.  Yeşiller ancak 4.52% oy almış. O zamanlar Yeşillere oy verenlerin ikinci tercihleri kimse, o oylar o ikinci tercihe verilmiş gibi sayılıyor.  Petrie'de tercihler sayılınsa, en öndeki iki adayın oyları şöyle olmuş:
Luke Howarth (Liberal Parti) : 50.53%
Yvette D'ath (İşçi Partisi) : 49.47%

Bu sonuçlara göre de, Liberal Partinin adayı kazanmış oluyor.

Böyle bir seçimin sonucunda, Luke Howarth'in mecliste bir ağırlığı oluyor.  Bülent Arinc'in siyasi lügatımıza kazandırdığı deyimle bir "özgül ağırlığı" oluyor.  Ama, Luke Howarth'in özgül ağırlığı harbiden ağırlık.  Siyasi parti tüzüğüne göre, bir dahaki seçimlerde parti ideri aslında onun adaylığını engelleyebilir.  Ama bunu yapmaz, yapamaz.  Çünkü yaparsa, Luke Howarth seçime bu sefer bağımsız aday olarak girebilir. kazanamasa bile, oylar böler, İşçi Partisi kazanır.  Liberal Partisi başkanı bunu bildiği için de, milletvekilleri üzerinde bir hakimiyet kuramaz.  Bu "dar bölge" sisteminin seçilen mebuslara getirdiği bir ayrıcalık.

Turkiye'de darbölge seçimi, "Başkanlık" sistemi ile gündeme geldi ve sanki aynı şeymiş  gibi lanse edildi.  Aslında ikisi farklı şeyler.  Avustralya'da başkanlık sistemi yok.  Hatta Turkiye'den daha ileri bir parlamenter sistem olarak, senatosu bile var.  Hatırlarsınız, Turkiye'de bir zamanlar senato vardı.  Avustralya'da son siyasi gelişmelerin bana Türk siyasi sistemi üzerine düşündürdüklerini yazdım. 

Bir son fotoğrafla bitirelim.  Yeni başbakan Malcolm Turnbull oylama öncesi  telefonda kulis yaparken:


11 Temmuz 2015 Cumartesi

Allah Uygurları Türkiye'deki sözde dostlarından korusun

Luoyang'dan döneli bir ay olacak neredeyse. Annemin cenazesine gittik Ankara'ya.  Üç haftadır da Brisbane'dayız.  Bu yüzden artık başlık Çin Notları değil.  Ama yine Çin hakkında yazacağım.

Çin ve Uygur Türkleri hakkında yazacağım.  Allah beni dostlarımdan korusun, düşmanlarımın hakkından ben gelirim denir.  Allah Uygurları da Türkiye'deki sözde dostlarından korusun.  Yalan yanlış infiale varan haberlerle Çin'deki Uygur halkına yardan çok zararları oluyor.  Nereden çıktı o da meçhul.  Son haftalarda Turkiye'de bazi insanlar birden bire Uygrlara uygulanan mezalim dolayisi ile Çin ile ilgili herşeye düşman olmaya karar verdiler.  Bu düşmanlık gülünç noktalara vardı.  Mesela, Çinli diye, bir Çin lokantasında çalışan bir Uygur Türk'ünü dövmüşler gazetelerde yazdığına göre.  Devlet Bahçeli'nin bilahare bir mülakatta söylediği gibi, Uygurlar da çekik gözlü, Cinliler de çekik gözlü.  Çocukların o kadar hata yapmasını mazur görmek lazım.  Gerçekten böyle söylemiş, ertesi gün gazeteden okudum.  Yine çekik gözlü diye Koreli turist kızları da döveceklermiş ama polis kurtarmış.  Onu da televizyonda izledim.  Kızlar polis olduğu için pek korkmamışlar, gülüyorlardı.  Biz Çin'li değil Koreliyiz diyorlardı TV kameralarına.  Onlar da çekik gözlü.  Mazeret o.

Bu vesile ile Twitter'de kim ne söylemiş diye gezinirken, Mehmet Söylemez'in twitlerine rasgeldim.  Mehmet Bey 2006'dan beri Cin'de Şanghay'da yaşıyormuş.  Şu anda Honkong'da siyaset ve uluslararası bilimler üzerine doktora yapıyor.  Uygurlar hakkında düşüncelerini  http://vivahiba.com/article/show/uygurlar-ve-cin-zulmu/ adresinde okuyabilirsiniz.  Mehmet Bey  batıda Uygurların yoğun olduğu (ve Turkiye'de bazi gazetelerce Uygurlar üzerinde etnik ve dini büyük baskı olduğu iddia edilen)  Xinjiang eyaletine gitmiş mi gitmemiş mi bilmiyorum.  Herhalde gitmemiştir, gitmiş olsaydı yazardı diye düşünüyorum.  O yüzden onun yazdıkları da birinci elden değil ama okuyunca bana makul geldi.  Benim dört aylık Çin ziyaretimde gözlemlediklerimle örtüşüyor.

Çin halkı ve Çin devleti bence ırkçı değil.  En azından, ırkçılığın Avrupa'da ya da Türkiye'de anlaşıldığı şekilde ırkçı değil.  Diğer ırkları cebren kafalarına vura vura Çin'li yapmak gibi bir yaklaşım en azından Cin'in benim ziyaret ettiğim yerlerinde gördüğüm bir devlet politikası gibi değildi.  Gittiğimiz her yerde müslüman lokantaları vardı, müslüman mahalleleri vardı.  Mesela yukarıdaki resim Xian müslüman sokağının girişi.   Benim öğrencilerimden birisinin nişanlısı müslümandı ve bunu mesele yapmıyorlardı.  Onlardan öğrendiğime göre, müslüman (ya da herhangi bir azınlıktan) olmanın aslında bazen yararları varmış.  Mesela, "tek çocuk" politikası, müslümanlar ve etnik azınlıklar için geçerli değilmiş.  Han ırkından gelen Çinlilere yalnızca tek cocuk yapma izni varken müslüman ve etnik azınlıklar iki çocuk yapabiliyorlarmış.  İlaveten, üniversiteye girişte düşük nüfuslu eyaletlerden gelen öğrencilere bir miktar iltimas yapılıyor, öncelik tanınıyormuş .  Az nüfuslu eyaletler genellikle doğuda ve güneydeki etnik azınlıkların çok olduğu eyaletler olduğu için, bu politikanın tezahürü, müslüman etnik azınlıkların Han Çinlilerine göre daha düşük puanla üniversiteye girebilmeleri sonucunu doğuruyor.

Bu toleranslı yaklaşım bence tarihten geliyor.  Beş bin sene boyunca, Çinliler, ülkelerini işgal eden bütün yabancı güçleri zaman içinde asimile etmişler, kendilerine benzetmişler.  Bu deneyimlerine dayanarak, şimdiki azınlıkların da zaman içinde Çin kültürünü özümseyeceğine inanıyorlar bana göre.  O yüzden etnik baskı ya da saldırgan bir asimilasyon politikası gereğini duymuyorlar.  Bazı okuyanlar, bunu sinsi bir asimilasyon politikası olarak yorumlayabilir.  Biraz haklı da olabilir belki böyle bir yorum.  Ama Çinliler böyle düşünüyor, sinsi asimilasyoncular diye düşman olmak anlamsız.  Zaten Türkiye'de Çinli yakalayıp dövmeye çalışanlar ve de onları teşvik edenler de, Çin'in bundan çok daha fazlasını yaptığını iddia ediyorlar.  Onlara göre Xinjiang (Sincan) eyaletinde ve özel olarak eyaletin başkenti Urumçi'de bütün halk baskı altında imiş: Ramazan'da oruç tutanlar cezalandırılıyor,  insanlar işkence görüyor, öldürülüyormuş.  Bu iddiaların doğru olduğunu sanmıyorum.  Doğru olsa idi eminim böyle baskılar tek bir eyalette kalmazdı Çin'in diğer şehirlerinde de müslüman azınlıklar üzerinde bir baskı olarak kendini gösterirdi.  Aynı ölçüde olmasa bile, insan bunu hissederdi, Han Çinlilerin müslümanlar hakkındaki düşüncelerinden sezerdi.  Ben yukarıda da dediğim gibi Urumci'ye gitmedim ama diğer yerlerde Türk düşmanı müslümanlik düşmanı bir tavır görmedim, öyle bir tavrı köşesinden bucağından çağrıştıracak  ufak bir örneğini bile hissetmedim.  İŞİD ve şair terör olayları dolayısı ile Avustralya'da müslümanlara karşı halkın duyduğu endişeler Cin'de gördüklerimizden daha fazla.    Nisan ayında gezdiğimiz peony (şakayık) parkında mesela başları örtülü bir tur grubu vardı.  Büyük bir ihtimalle, Luoyang dışında, müslümanların çoğunlukta olduğu bir eyaletten gezmeye gelmişlerdi.  Kimsenin  onlara karşı bir tavrına şahit olmadım.  Parkı beraber gezdiğimiz Çinli arkadaşlar onları farketmediler bile.  Aşağıdaki resimdeki gibi, bir konvoy halinde geziyorlardı.



Yukarıda yazdıklarımdan, Çin hükümetinin Uygur Türklerine çok iyi davrandığına inandığım sonucu çıkmasın.  Baskı kuşkusuz var.  Ancak bunun ne kadarı özel olarak Uygur Türklerini hedef alan bir baskı, ne kadarı komünist partinin genel baskı politikasının ve dış düşman korkusunun  bir tezahürü, ayırt etmek zor.

1. Komünist geçmişin kalıntısı olarak, Çin'de hiç kimsenin resmi dini belli değil.  Nüfus kağıtlarında "din" diye bir bilgi yok.  O yüzden hangi din ne kadar yaygın bilinmiyor.

2. Tarih boyunca, Çin iktidarları,  batıda mümbit arazilerde çoğalan nüfusu zaman zaman batıya göndererek hem oradaki Han Çinli sayısını ve Çin kültürünün etkisini arttıran, hem de doğudaki fazla nüfus sonuçlarını azaltan siyasetler uygulamışlar.  Mesela benim orada tanıdığım hocalardan birinin doğum yeri,Mogolistan'ın Çin sınırları içindeki Baytu şehri idi.  Ama hoca Moğol değil.  Dedeleri Shandong eyaletinden.  Mao zamanında, hükümet, kendi idaresi altındaki  Mogolistan'ın Rus nüfuzu altında gördükleri Moğolistan Cumhuriyeti'nin etkilenmesi altında kalmaması için, ordaki Han ırkından gelen Çinli sayısını arttırmak istemiş, Shandong'dan toplayip göndermişler.  Aynı şeyi Tibet'e de yapmaya çalışıyorlar ama Tibet çok yüksek rakımda olduğu  oksijen az olduğu için, pek makbul bir yer olarak görülmüyor Han Çinlilerince.  Eminim Urumçi ve Xinjiang (Sincan) eyaletine de aynı iskan politikalarını uyguluyorlardır.

3. Çok yakın tarihteki Falun Gong örneğinde gördüğümüz gibi, Komünist Parti kendi egemenliğine karşı tehdit olarak gördüğü her hareketi devletin tam gücünü kullanarak baştuırmaktan çekinmemiş.  Falun Gong hakkında https://en.wikipedia.org/wiki/Persecution_of_Falun_Gong ınternet sitesine bakabilir misiniz mesela.

Daha fazla uzatmadan burada bitireyim.  Xinjiang (Sincan) eyaletine gidip görmeden, bazı Türk gazetelerinde ve Twitterdeki (mesela #DoğuTürkistanKanAglıyor) mezalim iddialarının gerçeklik payını anlamam mümkün değil ama oralarda gösterilmek istendiği gibi Çin'de bir Türk düşmanı müslüman düşmanı bir politika yok.  Serinkanlı olmakta yarar var.