1 Nisan 2015 Çarşamba

ÇİN NOTLARI #3 - YOLCULUK AYRINTILARI

Geçen hafta Cuma günü Luoyang’dan çıktık.  Hafta sonunu Beijing’te geçirdik.  Pazar akşamı da Jilin eyaletinin baş şehri ChangChun şehrine uçtuk.  Bir dahaki blog’ta Beijing ziyaretimizden  bahsedeceğim. Bugün tren ve uçak ile seyahatte dikkat edilmesi gereken bazı ayrıntıları yazacağım.  Bizim başımıza gelenlerden çıkardığımız dersler yani.

Beijing’e uçakla gitmek de mümkün ama, bence en iyisi hızlı tren.  Saatte 300 kilometre hızla Luoyang-Beijing yolculuğu dört saat sürüyor.  Koltuklar da gayet rahat.  Aşağıdaki resimde görüldüğü gibi.


Uçak tabii daha hızlı gidiyor uçarken ama toplam seyahat süresi olarak tren daha iyi.  Bir kere, her iki şehirde de,  havaalanları istasyonlara kıyasla şehir merkezinden daha uzakta.  İkinci olarak, uçağa binmeden önce yapılması gereken işler çok fazla: check in yapmak için check-in kuyruğunda bekleyeceksin;  güvenlik kontrolündan geçmek için yine kuyrukta bekleyeceksin;  bu kuyruklardan geçtikten sonra, en az yarım saat önce kapıda olacaksın; orada ondan sonra bir saat bekleyeceksin çünkü uçaklar hep gecikmeli (trenler şu ana kadar gecikme yapmadı).   Herkes benim gibi düşündüğü  için hızlı tren biletleri uçaktan biraz daha pahalı.  Luoyang’dan Beijing’e tren bileti, tek yol 589RMB (95 Amerikan doları).  Beijing’den Changhun arası daha uzak olduğu için hızlı tren yedi saatte gidiyor.  O yüzden uçakla gittik.  Uçak ücreti de adam başına tek yol 700RMB.  Yani mesafe hemen hemen iki katı ama bilet farkı yalnızca 100RMB.  Tren biletleri pahalı olduğu için, yer bulmak kolay olur diye düşünmüştüm ama öyle değil.  Beijing’e biletleri bir hafta önce almamıza rağmen, yine de iki koltuk yanyana alamadık.  Koltuklar aşağıda resimde görüldüğü gibi, 2 + 2 sıralanmış birinci sınıf vagonlarda.


Biletteki koltuk numaralarımız ayrı idi ama benim yanımdaki yolcu bize kolaylık olsun diye yerini Meliz ile değiştirdi.  O sayede beraber oturabildik.  Luoyang insanı, Çin’in diğer yerlerine göre daha konuksever bence.
 

ÇİN İÇİNDE SEYAHAT EDERKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREN İNCE AYRINTILAR

Tren bileti nasıl alınır?
Tren bileti almak o kadar kolay değil.  İnternetten almak mümkün ama, Çin kimlik numarası istiyormuş web sayfası.  Yabancıların alması mümkün değilmiş.  Öyle dediler, ben hiç denemedim.   İstasyondan almak mümkün ama istasyonlar çok büyük ve ingilizce tabelalar yok denecek kadar az.  Etraf da insan dolu.  O hengamede, Çince bilmiyorsan eğer,  doğru gişeyi bulmak ve derdini anlatmak zor.  Neyse ki şehir içinde bazı semtlerde tren bilet gişeleri varmış.  Bunu Luoyang’da çoğu kimse bilmiyordu.  İki senedir burda kalan bir Amerikalı mühendis var, imkanı yok, istasyona gitmen lazım dedi.  Ben fabrikanın bana verdiği tercümana sorunca, “bize çok yakın bir gişe var” demez mi?  Beraber gittik, biletimizi aldık.  Bu gişelerin varlığını internet sayfalarında bulmak imkansız.  Burada yaşayan çoğu Çinli de bilmiyor zaten.  Benim tercüman kız bu mahallede doğmuş büyümüş, bu yüzden mahalledeki her yeri biliyor. O sayede ben de öğrendim.   Luoyang’da üniversiteki öğretim üyeleri de benim sayemde öğrendi yakınlarında böyle bir gişenin olduğunu.  Onlar da bilmiyordu.   Hızlı tren resmi aşağıda.  Ben çekmedim, internetten indirdim şimdi ama bizimki de buna benzer bir şeydi.



DERS 1 – Mahallede tiren bilet gişesi var mı onu araştırın istasyona gitmeden önce.  Her mahallede yok ama, şanslı iseniz ve sizin mahallede gişe varsa, istasyona gitmekten çok daha kolay.


Tren bileti alırken isminizi bilete doğru yazdırın.
Gişeyi böyle sora sora bulduktan sonra, ikinci dikkat edilecek şey, isim ve pasaport numaraasini bilete doğru yazdırmak.  Bu çok önemli.  Niçin önemli, anlatayım.  Seyahat planlarımızda değişiklik oldu, bir çift bileti iade etmemiz gerekti.  İade mahalli gişeden yapılamıyor.  Mühim değil dedik, bir taksiye atlayıp istasyona gittik.  Yanımda tercüman, derdimizi anlattık.  İstasyon’daki gişeden, Meliz’in biletini hemen iptal edip parasını verdiler geriye ama benimkini iptal edemezlermiş. Niye diye sorduk.  Öğrendik ki, bileti alırken, gişedeki adam, yolcu adını “h.gurgenci” diye yazmış.  Benim pasaportta ismim “Halim Gurgenci” diye geçiyor.  Adam, bu bilet “h.gurgenci” için kesilmiş, sen “Halim Gurgenci” sin. Sana paranı geri veremem diyor.

Çin’de tabii isimler Çince harflerle yazıldığı için, isimleri nokta ile kısaltma diye bir şey yok.  Adam latin harflerini zaten güçlükle okuyor (küçümseyerek söylemiyorum, en azından okuyor güçlükle de olsa, benim Çin karakterlerine maval maval baktığım gibi değil).  Noktayı görünce şaşırdı.  Tercüman on dakika laf anlattı, sonunda ikna etti.  Ne konuştular bilmiyorum ama arada bir sürü “A-da-li-a A-da-li-a” kelimeleri geçiyordu.  Çincede Avustralya demek, o kadarını öğrendim son yirmi gün içinde.

Biletleri alırken dikkatli olduktan sonra, tren yolculuğu çok rahat.  Aşağıdaki resimde, Beijing istasyonunda Luoyang trenini beklerken görüyorsunuz.



DERS 2 – Tren biletine isminiz aynı pasaportta olduğu gibi yazılsın.  Trenlerde pasaport kontrolü yapmıyorlar ama geri vermek ya da değiştirmek isterseniz sorun çıkıyor eğer bilet – pasaport uyuşmazlığı var ise.

İnternet alışverişlerinizde tüm kişilik bilgilerinizi doğru giriniz
İsimler gibi pasaport numaralarını da doğru girmek çok mühim.  Bunu Beijing’den Changchun’a uçmak için Beijing hava alanına gittiğimizde anladık.  O gün o saatte trafik iyiydi (ki bu anormal bir durum; Beijing trafiği her zaman çok kötü idi biz ordayken).  Bu yüzden hava alanına iki saat önce vardık.  İyi ki de öyle olmuş.  Çünkü check in yaparken, Meliz’in biletini kabul etmediler. Bu geçmez dediler.   Biletleri ben internetten almıştım.  Pasaport numarası istemişlerdi, ben de pasaportlara bakıp numaraları girmiştim.  Fakat onun pasaport numarasını girerken iki rakamın yerini değiştirmişim yanlışlıkla.  Numaranın aslı  mesela “673198456” iken ben “673198465” tuşlamışım.  Onun dışında her şey yolunda.  İsim doğru.  Biletin parası verilmiş.  Ama counterdaki kız “olmaz dedi, ben yapamam”.  Onun ingilizcesi kıt, bizim Çincemiz hiç yok.  Tasavvur edebilirsiniz ordaki telaşımızı.

Ne yapacağız diye soruyorum.  Acentaya telefon edin, onlar değiştirsin, ben değiştiremem diyor.

Acenta yok, internetten aldık, sizin hava yolunun kendi web sitesinden aldık.

Ben bilmem, benim yapabileceğim hiç bir şey yok, zaten size boarding pass versem bile, sizi güvenlikten geçirmezler diyor.

Burada iki üç cümlede anlattım okuyanı sıkmamak için ama bu karşılıklı anlaşmaya varmamız on dakika sürdü.  Sonunda kız bizi, başka bir masaya gönderdi: “Problem Yolcular ile Uğraşma Masası” idi herhalde.  Ordakiler de başta aynı şeyi söylediler ama biraz daha bilgili idiler.  Acentamız yok, sizin web sayfanızdan aldım diyince, oranın telefon numarasını verdiler, arayın konuşun, onlar değiştirsinler diye.

Biz sizinle yüz yüze zor anlaşıyoruz ki sizin ingilizceniz iyi, bu numaradan karşımıza çıkacak olanla anlaşmamız, durumu anlatmak zor olur dedik.  Lütfen siz arayın.  Biraz naz yaptıktan sonra, onlar da sonunda hak verdiler ve kendileri aradılar kendi havayollarının ınternet satış şubesini.  İnternet şubesi de meseleyi halletti hemen.  Bir telefon numarasına bakıyormuş.

DERS 3 – internetten bilet alırken sorulan her soruyu dikkatle yanıtlayın, özellikle isim ve pasaport numaralarını çok özenle girin ve sonra da kontrol edin.

Bu arada tabii, China Southern havayollarının da bir eksikliği ortaya çıkıyor.  Bizim başımıza gelen bu olayın bir ilk olduğunu hiç sanmıyorum.  Buna benzer şeyler hep oluyordur.  Check İn elemanının bu gibi durumlarda hemen web sitesine girip, gerekli değişikliği yapabilmesi lazım.  Niye yapamıyor, niye ona o yetkiyi vermemişler bilmiyorum.  Yönetim beceri ve öngörü noksanlığı olabilir.  Kasıtlı olarak tüm önemli işlemleri tek merkezde toplama isteğinin tali bir sonucu da olabilir.  Avustralya’da tam böyle bir olay başıma gelmedi çünkü orda uçaklarda kimlik kontrolü yapılmıyor.  Fakat benzer olaylarda, mesela check in sırasında sefer zamanı değiştirmek gerektiğinde, hiç zorluk çıkmadı şimdiye kadar.  Olağan şeyler için standard prosedürler olmalı. Çin’de bazı olağan şeyler bile zaman zaman imkansız olabiliyor.

Beijing'te başımıza gelenlerle yarın devam edeceğim.

26 Mart 2015 Perşembe

Çin Blog #2 – Shaolin Manastırı

Shaolin kelimesini ve Kung-fu’yu dünyaya tanıtan Bruce Lee’nin filmleri oldu.  Gerçek Shaolin Manastırı, Luoyang’a iki saat mesafede imiş.  İlk geldiğimiz hafta sonu, burada üniversitedeki arkadaşlar beni ve Meliz’i götürdüler.

Yukarıdaki resim Manastır’ın bahçesine girdikten sonra çekildi.   Arkadan resime giren gencin  kim olduğunu hiç bilmiyorum. Resime bakarken sonra farkettim.   Yoldan geçen gençlerden birisi.  Yanımda üç tane dünya güzeli kadınla birlikte görünce kıskandı herhalde (hemen sağımdaki sevgili karıcığım Meliz; diğer iki kadın da Avustralya’daki bir arkadaşımızın Luoyang’da yaşıyan baldızları; yani Meliz’in arkadaşları).

Shaolin Manastırı, Çin’deki dört büyük Budist manastırından bir tanesi,  Aynı zamanda, Budist tarikatlardan bir tanesinin doğduğu yer.  Kutsal bir yer yani.  Ama, Shaolin denince ilk aklımıza gelen Kung-Fu oluyor.  Çünkü burası aynı zamanda Kung-Fu doğuş tekniğinin doğduğu yer imiş.


Shaolin’e araba ile gittik demiştim.  Buradaki Çin’İ dostlarımız eşlik ettiler.  Arabayı da, çalıştığım şirketten verdiler.  Yollar çok düzgündü.  Üç şeritli otoyol.  Yüz kilometrenin altına düşmüyorsun.  Fazla trafik yoktu.  Yollar ücretli olduğu için dedi bize refakat eden üniversiteden arkadaşlar.  Ücret gerçekten de az değildi.  Sadece bir gişede, 25 RMB verdik galiba.  Sonra internetten araştırdım, Çin’de yol ücretleri mil başına 12 sent ımış, ya da kilometre basına 7.5 US senti.  Iki yüz kilometre gittik herhalde.  On beş dolar. Bir de o kadar dönüş için.  Yani ikiyüz kilometreye gidip geleyim derken 30 dolar çıkıyor cepten.  Çin’deki ücretlere kıyasla  büyük bir meblağ.  “Belki,” dedim buradaki üniversiteden Çinli meslekdaşıma, “ücretleri düşürürlerse daha çok taşıt kullanır, devletin geliri azalmaz artar, halk da mutlu olur devlet de ziyandan kurtulur.”  Ama arz-talep dengesi ve optimum fiyat kavramını anlatamadım.  Kullanım ücreti düşerse,sürümden dolayı  toplam gelirin artabileceğine ikna edemedim.

 İletişim büyük sorun.  İşin kötüsü, ben konuşurken, karşımdaki her kelimeyi anlıyormuş gibi başını sallıyor çoğu zaman.  Ben de anlaşılıyorum diye konuşmaya devam ediyorum.  Sonunda bir soru soruyorlar, o zaman anlıyorum ki anlattıklarımdan hiç bir şey anlamamışlar.  Dakikalarca boşuna konuşmuşum.

Neyse. Shaolin Manastırından bahsediyordum.  Manastır bir tepenin üzerinde.  Tepenin eteklerinde bir kasaba var.  Kasabadan manastıra çıkan yolun kenarlarında onlarca “akademi” geçtik.  Kung Fu öğretiyorlarmış.  Esas mektep Shaolin manastırının içinde ama bunlar mukallitleri. Aslına giremiyenler, çakmasına girip orda öğreniyorlarmış Kung Fu ve döğüş tekniklerini.  Bunların hepsi yatılı okullar.  Orta ve yüksek bölümleri varmış, ve hepsi de paralıymış.  Ücretinin ne olduğu öğrenemedim ama o binaların bakımı ve ayrıca hocaların maaşlarının karşılanması, öğrencilerin kaldığı yerlerin ve yeme içmelerinin karşılanması için hatırı sayılır bir ücret gerekir.  Normal üniversite ve okulların aksine, bunlara devlet yardımı yokmuş.  Özel okul yani. 


Resimdeki çocuklar talime gidiyor.  Bunlar gerçek manastırdaki esas okulun talebeleri.  Aşağıda da talim yerinde iken hepsi.

Bir de mavi giyen çocuklar vardı aşağıdaki gibi.  Niçin bazı talebeler kırmızı, bazı talebeler mavi giyiyordu anlayamadım.

Bu paralı okullara çocuklarını ana babalar paraya kıyıp niye gönderirler diye merak ettim sordum.  Söylediklerine göre, çocuk ilkokulu bitirirken, ileride bir baltaya sap olup olamayacağı anlaşılırmış.  İleride üniversitelere gidip yüksek tahsil potansiyeli olmayan haylaz çocukları, ana babalar buralara gönderirlermiş.  En azından disiplin öğrensin, hanyayı konyayı anlasın diye.  Buradan mezun olanlar güvenlik görevlisi, zengin iş adamların şoförü, bodyguard falan gibi işlerde çalışıyorlarmış.  İş bulmaları da kolay oluyormuş.  Fena bir seçenek değil.

Neyse, manastırın diğer tarafları ile devam edelim.  İçinde bir sürü ufak Budist mescit vardı.  Her birinin içinde kesişler.  Millet onlardan tütsü çubuğu alıp yakıyor.  Bu kesişler burda mı yatıp kalkıyorlar diye sordum.  Meğersem onlar gerçek keşiş değilmiş.  Her sabah kasabadan gelip iş gibi burda çalışırlarmış.  Hepsi çakma yani.  Her ne ise, Meliz üç tütsü çubuğu aldı ve mangala dikti. 
Ben de bu arada, mescitlerin damlarındaki inceliklere bakıyordum.  Bu resimden anlar mısınız bilmiyorum ama, çok güzel bir “moment connection” tasarımı var damın ağırlığını birinci ve ikinci sıradaki kırişlerin üzerine bindirirken:


Budist mescitin önünde bir Türk görmek isterseniz, o da burda:


Tepenin yukarılarınıda, Pagoda Forest diye bir mezarlık vardı.  Bence bütün Shaolin Manastır arazisi içinde en etkili olan yer orası idi.  Gerisi, yukarıdaki resimlerde de gördüğünüz gibi hep ticari pazarlama aracı haline gelmiş.  Hap yap para kap yani.  Pagoda Ormanı değişikti ama.

Bu yukarıda gördüğünüz ufak taş kulelerin her biri bir mezar taşı aslında.  Her birinin altında, Shaolin manastırında yaşayıp olmuş bir budist rahip yatıyor.  Toplam 240 “pagoda” varmış ve 6. Yüzyıldan 20. Yüzyıla kadar bir zaman kesiti içinde dikilmiş bu mezar taşları.
 Resimlerden belli olmuyor ama, her kulenin altında, kesişin nezaman öldüğü, kim olduğu, kulenin ne zaman dikildiği, detaylı olarak yazıyormuş.

Bazıları yıkılma durumuna gelmiş, destek atmışlar aşağıda görüldüğü gibi:
Budist mescitler, talim yerleri, Pagoda ormanları falan diye dolaşırken, karnımız acıktı.  Orda “köy kahvesi” düzeninde bir yerde yedik.

Burası, mutfak:

Burası da yemek alanı:


Bunlar da afiyetle yediğimiz yemeklerimiz.   İçinde kaşık olan benimki: “Wonton Soup”.  “Wonton” ingilizcesi, Çincede “mın-tın” diye telaffuz ediyorlar.  Sulu mantı çorbası gibi.  Belki de bizim “mantı” sözcüğü ordan geliyor.



Yemeğimizi yedik ondan sonra biraz daha dolaştık ve gerisin yola çıktık.  Yolda bir de “Whitehouse Temple” diye bir yere uğradık ki, orayı da bir başka sefere anlatırım.  Bu çok uzadı.

25 Mart 2015 Çarşamba

Çin notları

İki hafta oldu Çin’e geleli. Haziran sonuna kadar Luoyang şehrinde kalacağım. Aşağıdaki Çin haritasında Luoyang’ın nerde olacağını gösteriyorum merak eden varsa.

Çin’de yaşadıklarım gördüklerimi, fırsat oldukça burada anlatmaya çalışacağım.  “Google” Çin’de yasak biliyorsunuz.  Hanım da, ben de, google, youtube gibi ürünlere alıştık.  Onlar olmadan internette ben bir şey bulamıyorum.

Google olmadan burada bir kaç gün bocaladık ama sonra yolunu öğrendik.  Çin dışında bir VPN sayfasına abone oluyorsun.  Ondan sonra bütün ınternet alışverişinin bu sayfa aracılığı ile oluyor.  Böylece, Çin’de yasak olan bütün sayfalara ulaşabiliyorsun.  Bedava değil tabii. Altı ay abone olduk, 40 dolar verdik.  Şimdilik, şeytan kulağına kurşun, çok güzel çalışıyor.

Bu yazıyı işyerindeki bilgisayarımda yazıyorum.  Çinlilerin öğle tatili iki saat.  Genç mühendisler çalışıyor benimle.  Onlarla beraber fabrikanın kafeteryasına yemeğe gittik.  Geri geldik, onlar şimdi uyuyorlar.  Bazıları portatif yatak getirmiş, yatakta uyuyor.  İlginç.

Fabrikanın kafeteryası dedim ama yemekler bedava değil.  Bildiğim kadarı ile işçilerine ücretsiz yemek verme adedi bir tek Türkiye’de var.  Çin’de bile çalışanlar kafeteryayı kullandıkları zaman, ücretini veriyorlar.  Hepsi kafeteryayı kullanmıyor o yüzden.  Kiminin evi yakında, eve gidip yiyor.

Dış analizciler, Çin’in şu anda bir dönüm noktasında olduğunu söylüyorlar. Önümüzdeki on sene çok zor olacakmış.   İçeriden bir şey belli olmuyor.  Gözünüze çarpan şey, iş gücünün ucuzluğu.  Ben 25 katlı bir binada çalışıyorum.  Merdivenlerde ellerinde kova ve süpürgeler habire dolaşıyor, yerleri, çamları, trabzanları siliyorlar.  Trabzanlara dokunmaya korkuyorum, daha yeni temizlediler, el izi olmasın diye. 

Geçen hafta bir süpermarkete gittik.  Yere bir şey dökülmüş herhalde, Bir işçi “mop” (nedir “mop”un Türkçesi?) ile yeri siliyordu.  Buraya kadar normal.  Her ülkede olan şeyler.  Başka yerde eminim göremiyeceğiniz olay ama, bir işçi mop ile yeri silerken, onun yanında bir ikinci işçi temizlenmiş ana henüz ıslak yerin yakında elindeki yelpazeyi sallayarak yeri kurutmaya çalışıyordu.  Bu ancak ucuz iş gücü ile mümkün.

Bu günlük bu kadar.  

24 Şubat 2015 Salı

Şah Fırat : Neden şimdi

Suriye'deki Osman Gazi'nin dedesine ait olduğu söylenen Türbenin Türkiye sınırına bitişik bir yere taşındığını öğrendiğim zaman, ilk aklıma gelen soru "Neden şimdi?" oldu.  Musul Başkonsolosluğu saldırısından sonra taşınmış olsa idi, o zaman herhalde bir soru doğmazdı.  Ama o zamandan bu güne geçen sekiz ay içinde Türbe yerinde kaldıysa, şimdi acilen taşınmasını gereken durum ne olabilirdi diye düşündüm.

Bir gün önce Avustralya televizyonunda dinlediğim haberlerde bir ip ucu ortaya çıktı.  Yeni Zelanda hükümeti, İŞİD ile savaşan güçlere lojistik ve tıbbi  destek olarak Irak'a 150 kişi göndermeye karar vermiş.  Hemen arkasından Avustralya hükümeti de daha sayısı açıklanmayan bir askeri kuvveti aynı amaçla göndereceğini açıkladı.  Yine bildiğiniz gibi, geçen hafta,  Suriye'de savaşacak güçleri eğitme ve donatma konusunda ("train and equip") Türkiye ve ABD'nin bir anlaşmaya vardığı açıklanmıştı.  Gerçi Türkiye Cumhurbaşkanı bu gücün Esad'a karşı savaşan güçlere destek için Suriye'ye gideceğini söyledi ama Batı kamuoyunda daha yaygın kanaat, savaşın İŞİD e karşı olacağı.  Yeni Zelanda ve Avustralya hükümetleri de zaten aşikar olarak söylediler: lojistik yardım İŞİD'e karşı gönderilecekmiş.

Böyle bir durumda, özellikle İŞİD'ın Musul'u muhtemel terki sonucunda, İŞİD savaşçıları  Süleyman Şah Türbesine saldırarak hala güçlü olduklarını ve gundem belirleyebildiklerini göstermek isteyebilirler.  TC hükümeti böyle bir ihtimali görmüş olabilir.  Bu ihtimal görüldüğünde, ya hemen geri çekilmek lazim; ya da Türbe'yi daha caydırıcı bir kuvvetle ve Türkiye sınırı ile arasında bir güvenlik koridoru kurarak korumak.  Bu ikincisi mümkün olabilirdi belki.  Ama, aşağıdaki haritaya baktığımızda, böyle bir koridorun zaruri olarak PYD ve Kobanı kantonu etkisindeki bölgeden geçeceği gözüküyor.  Türkiye Cumhuriyeti hükümeti İŞİD'e karşı Kürtlerle ittifak halinde savaşır gözükmek istememiş olabilir.  Bunlar hep rivayet tabii.  Doğrusunu bu kararları verenler biliyor ancak.  Onlar hatıratını yazarsa, belki o zaman öğreniriz.


3 Şubat 2015 Salı

Sıcak Kaya Jeotermal Enerjinin Türkiye Maliyet Tahmini

Türkiye'nin jeotermal potansiyelinin 4 GW olduğu söylendi Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası Enerji Direktörü Parshad tarafından Ocak 2015 de.  Bu potansiyel bilinen hidrotermal kaynakları kapsıyor.  Hidrotermal kaynaklar yüzeye nisbeten yakın ve rezervuarın geçirgenliği fazla olan kaynaklardır.   Rezervuar geçirgen olduğu için, sıcak suyu yerüstüne çıkarmak kolay oluyor.  Kuyu kazıldığında, şu kendiliğinden arteziyen gibi fışkırıyor.  Türkiye’nin volkanık bir jeolojisi olduğu için, böyle kaynaklar diğer bir çok ülkeye göre (mesela Avustralya gibi oturmuş jeolojilere nazaran) çok daha fazla.  Bu yüzden, anti-parantez, Türkiye’de deprem riski de daha yüksek maalesef.
Hidrotermal kaynakların ötesinde, Türkiye’nin “Sıcak Kuru Kaya” ya da “Geliştirilmiş Jeotermal Sistemleri” denilen jeotermal cinsleri için de elverişli ülke olduğu daha önceleri gerek ben gerek başkaları tarafından defalarca dile getirildi.   Jeotermal sektör, haklı olarak, değerlendirilmesi daha kolay olan hidrotermal kaynaklarla ilgileniyor ama bu kaynakların kullanımı arttıkça, daha derin jeotermal kaynakların değerlendirilmesi de gündeme gelecek. 
 “Geliştirilmiş Jeotermal Sistemleri”  ya da “Sıcak Kuru Kaya” diye Türkçe’ye çevrilebilecek olan “Enhanced Geothermal Systems (EGS)”  ya da “Hot Dry Rocks(HDR)” kaynaklarından bahsediyoruz.  Yazması okuması kolay olsun diye, EGS diyeceğim bundan sonra.
Dünyada EGS çalışması ilk olarak 1980 lerde ABD Fenton Hill’de graniti çatlatarak başlamıştı.  Yirmi sene pek bir ilerleme olmadı.  Ancak 2000’li senelerde, Avustralya’da Geodynamics,  Avrupada Soultz-a-Forets, ve ABD’de AltaRock’un çeşitli projeleri ile tekrar gündeme geldi.  Birk aç senedir, Türkiye’de de telaffuz edilmeye başlandı.  Özellikle, yeni AB fonları, bu konuya daha ciddi eğilmeyi mümkün kılabilir.  Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nin Türkiye'de jeotermal kapasitenin gelişmesine yönelik $125 milyon dolarlık ilave bir fon yaratmış olduğu duyuruldu Ocak 2015 de.  Bu fonun bir kısmını, Türkiye’nin EGS potansiyelini ispatlamak ve geliştirmek için kullanmak yerinde olur sanıyorum.
Türkiye’nin EGS potansiyeli üzerine şu ana kadar pek az değerlendirme yapıldı.  EGS deyince, ille de Fenton Hill ve Avustralya Cooper Basin örneklerinde olduğu gibi, sıcak graniti kasdetmiyorum.  AltaRock’un Kaliforniya volkanikleri civarında  başladığı Newberry projesine benzeyen jeolojilerde EGS denenebilir.  Türkiye’de derin crystalline formasyonlarda düşey faylar arasında sıkışmış grabenlerde de EGS mümkün olabilir . Bu yüzden, Türkiye’de EGS deyince, tüm potansiyeli kapsamak, bildiğimiz sıcak kuru granit havzalarına sınırlanmamak iyi olur.
Hacettepe Üniversitesi’nde sevgili dostum Profesör Galip Yüce’ye sordum Türkiye’de şu ana kadar yapılmış olan çalışmalar hakkında.  Onun bana gönderdiği kaynakları kullanarak, Türkiye’deki EGS potansiyel hakkında bir saptama yapmaya çalışacağım.

TÜRKİYE EGS POTANSİYELİ

İTÜ’de 2006 senesinde tamamlanan bir yüksek lisans tezinde (Uzunlar, 2006), 1000 m ve daha derinliğindeki 539 derin kuyunun 419 tanesinden alınmış sıcaklık ölçümleri kullanılarak. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yeraltı sıcaklık gradyanları çıkarılmış.  Aşağıdaki tabloda özetliyorum.



Bolge
Gradyan (oC/km)
Gediz grabeni
120
Çanakkale Tuzla jeotermal alanı
120
Menderes grabeni
195
Afyon
100
Tuz Gölü civarı
50-70
Sivas Malatya arası
60
Adıyaman Karakuş petrol sahası civarinda
65
Diyarbakır ve Batman’a doğru
30-40


Menderes grabeni için verilen rakam çok yüksek gözüküyor.  Orda bir hata olduğunu sanıyorum, ya da çok sığ havzalara sınırlı bir rakam olabilir.
Profesör Galip Yüce, MTA’dan Musa Burçak’ın bazı rakamlarını da göndermiş bana.  Onlar da şöyle.  Son sütundaki rakamları ben hesapladım, Uzunlar’dan alınan yukarıdaki tablodaki gradyan değerlerini kullanarak bir kıyaslama olsun diye hazırladım.

  
Bolge
Derinlik, m
Sıcaklık, oC
MTA rakamları
Uzunlar’a göre sicaklik, oC
Orta Anadolu



Ankara – Kırşehir
500-1000
60-80
50-70
Aksaray
1500
135
75-105
Nevşehir
3000
183
150-210
Batı Anadolu



Aydın-Denizli
2000-2500
200-243
-
Manisa-Alaşehir
2750
287
-
Kuzey-batı Anadolu



Bergama-Balıkesir
500-700
60-80
60-84
Dikili
1000
140
120
Ic Ege Bölgesi (granit)



Afyon-Kütahya
500-1000
100-160
50-100
Kütahya – Saphane
2500
181
300

Yıne Profesor Yuce’dan aldığımbilgiye gore, Türkiye’nin en sıcak jeotermal kuyusu 2750 m derinliğinde KTS 287 oC ile Manisa Alaşehir ilçesine bağlı Kavaklıdere Örnekköy’de MTA tarafından 2012 yılında açılmış.
Bütün bu yukarıdaki bilgiler şunu gösteriyor ki Türkiye’de 2000 metreden daha derindeki sıcaklıklar hakkında çok az somut veri var.  Galip Yüce’den aktardığım bu rakamlar, benim daha önceki bilgilerimle de örtüşüyor.  Mesela, dört sene kadar önce, MTA 2005 Jeotermal Kaynaklar Envanterine dayalı bir takım değerleri kullanarak (onları da TMMOB 2007 Jeotermal Kongresine sunulan Yıldırım ve Aydoğdu tebliğinden aldım) Şekil 1’i hazırlamıştım.  Amacım, 2500 metrelerin derinleri hakkında bilgimizin sınırlı olduğunu göstermekti.


Şekil 1 – MTA 2005 Jeotermal Kaynaklar Envanterinden Kuyu Derinlik ve Sıcakları (Yıldırım, N, ve Aydoğdu,Ö, Türkiye’de Binary Cycle (Cift Akışkanlı) Yöntemle Elektrik Üretimine Uygun Jeotermal Sahalar, TMMOB Jeotermal Kongresi, 2007)


O zamandan bu zamana geçen dört sene içinde pek fazla bir şey değişmemiş gibi gözüküyor.    Ben, Batı ve Orta Anadolu ve Trakya’da (yani diyelim ki 250000 km2 lik bir alanda),  3000 m derinliklerde kaya sıcaklıklarının ortalama 200-250 oC civarında olduğunu tahmin ediyorum.  Bunu daha sıhhatli bir şekilde saptamak ancak daha derin sondaj verilerinin çoğalmasından sonra mümkün olacak ama şimdilik böyle bir tahmin yeterlidir sanıyorum.  Bu bölgelerde, 2500-3500 m arasındaki kaya kitlelerindeki toplam jeotermal potansiyelden ne kadar elektrik üretilebilir.  Bunun cevabını vermek için, ABD Enerji Bakanlığının hazırladığı GETEM yazılımını kullanarak 30-MWe elektrik üretim kapasiteli bir jeotermal santral tasarlayalım.  Bu santral 250oC sıcaklıktaki kayaların ısısını elektriğe çevirecek.  Şu varsayımları kullanıyorum:

                      Santral elektrik üretimi = 30 MWe net
                      Kaya sıcaklığı = 250oC
                      Havza derinliği = 3000 m
                      Kuyu basına jeotermal akışkan debisi = 60 kg/s
                      Avustralya’da 4500-m derinlikte bir EGS havzasından, uygun ştimulasyon yapıldığı takdirde,  40 kg/s debi elde edilebileceği gösterildi.  Türkiye’deki tasarlanan havza derinliğimiz 3000 m.  Havza geçirgenliğinin (ve dolayısı ile debinin)  derinlikle orantılı olduğunu var sayıyorum.
                      Kuyu sayıları
                      Üretim kuyusu adedi = 6
                      Enjeksiyon kuyusu adedi = 5
                      Kuyular arasındaki yaklaşık mesafe = 1000 m

Bu varsayımları dayanarak tasarlanacak bir santral havzasının yatay projeksiyon alanını Şekil 2 ye bakarak, 8-km2 olarak hesaplayabiliriz.


Şekil 2 – 30-MW elektrik üreten bir EGS santralın teorik kuyu şeması


Eğer 30-MWe elektrik üretmek için, 8-km2 lik bir alan yetiyorsa, o zaman 250000 km2 lik bir alanın EGS jeotermal elektrik potansiyeli yaklaşık olarak 937,000 MW civarında çıkıyor.  Türkiye toplam kurulu gücün 2015 senesinde 70,000 MWe civarında olduğunu düşünürsek, bu rakamın büyüklüğünü daha iyi anlarız.  Yani, Türkiye EGS potansiyelinin 10% unu bile değerlendirsek, şu andaki kurulu gücü ikiye katlamaya yeter bir potansiyelimiz var.
Bu hesabı eleştirmek mümkün ama nerden bakılırsa bakılsın, Türkiye EGS potansiyelinin muazzam olduğunda kuşku yok.  Potansiyel var ama acaba bunu değerlendirmenin maliyeti nedir.  Esas önemli olan soru da bu zaten ve şimdi buna bakalım.

TÜRKİYE EGS  MALİYETİ

Jeotermal santral maliyeti dört ana başlık altında toplanabilir:
  •                      Keşif ve havza karakterizasyonu
  •                      Kuyu sondaj
  •                      Havza stimulasyonu
  •                      Elektrik üretimi

Bilindiği gibi, EGS konusunda, Avustralya öncü ülkelerden biri.  Benim üniversitemin olduğu Brisbane şehrinde merkezlenen Geodynamics firması 2013 senesinde 1-MWe lik bir pilot EGS santralı gerçekleştirdi.  Altı ay çalışan bu santral EGS  kavramının gerçekçi olduğunu ve yapılabilirliğini gösterdi.  Bu başarıya rağmen, şu anda Avustralya’da yeni büyük EGS yatırımları beklenmiyor.  Bunun ana nedeni, Avustralya zengin kömür yataklarına sahip olduğu için bu ülkede mevcut elektrik üretim maliyetinin çok ucuz olduğu (40 $/MWh).   Avustralya’da EGS şu anda bu maliyetle rekabet edebilecek düzeyde değil.  Bundan iki sene önce, 2013 senesindeki Avustralya Jeotermal Enerji Konferansında sunduğum bir tebliğde, Avustralya’daki EGS elektrik üretimi maliyetini 190 $/MWh olarak hesaplamıştım.  Bu maliyetin 70% i, keşif, kuyu sondajı ve havza stimulasyonu masraflarından kaynaklanıyordu.  Bunun da önemli bir kısmı kuyu sondaj maliyeti idi.  Avustralya ve ABD kuyu sondajı maliyetlerini, Şekil 3 de gösteriyorum.  Bu şekildeki renkli üç eğri, ABD deki jeotermal sondaj tecrübesini özetliyor: düşük, orta ve yüksek maliyetler olarak.  ABD de kazılan jeotermal kuyuların çoğu derin olmayan hidrotermal havzalara yöneldiği için, derinliklerde belirsizlik artıyor.  Aynı şekilde, “EGS” diye tanımladığım eğri, 2011 senesinde petrol ve gaz kuyu tecrübesini kullanarak bizim geliştirdiğimiz bir eğri ve bu eğrinin Avustralya ve ABD’deki EGS sondaj maliyetleri için daha uygun bir gösterge olacağını düşünüyorum.

Şekil 3. ABD ve Avustralya kuyu sondaj maliyetleri

Türkiye’de konuştuğum bir çok insan, Türkiye’de kuyu sondaj maliyetlerinin daha düşük olduğunu söyledi.  Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum.  Profesör Galip Yüce’nin bu konuda bana ilettiği bilgileri aşağıdaki tabloda özetliyorum.
Derinlik
US$/m olarak birim maliyet
500
225-300
1000
300-350
1500
500-600
2000
600-750
2500
1050-1200
3000
1200

Bu rakamları kullanarak, Şekil 4 de görüldüğü üzere, Türkiye’deki kuyu sondaj maliyetleri hakkında bazı eğriler çıkarabiliriz.  Buna göre, 3000 metrelik bir kuyunun sondaj maliyeti 5 milyon dolar civarında gözüküyor.  Şekil 3 deki Avustralya ve ABD maliyetleri ile kıyasladığımızda, hatırı sayılır bir fark görmüyoruz.
Şekil 4 – Türkiye jeotermal kuyu sondaj maliyetleri


Türkiye ile Avustralya arasındaki bir diğer fark, Türkiye’deki EGS havzalarının Avustralya’ya kıyasla daha az derin olması.  Geodynamics firmasının Avustralya Cooper Basın’daki Habanero havzasına ulaşmak için 4500 m nin üzerinde delmek gerekmişti. Türkiye’de ise aynı sıcaklıklara 3000 metrede ulaşabileceğimizi kabul ediyoruz.  Bunun elektrik maliyetleri üzerinde iki etkisi var:
1.       Kuyu sondaj maliyeti kuyu derinliğine bağlı olduğundan sığ kuyuları kazmak daha ucuz olacak ve yatırım maliyeti düşecek
2.       Aynı stimulasyon harcaması sonucunda, daha sığ havzaların geçirgenliği ve o havzalardan elde edilecek suyun debisi havza derinliği ile ters orantılı olarak artacaktır.  Bu kabulü, düşey streslerin havza derinliğine orantılı olduğu varsayımına orantılı olduğu varsayımına dayandırıyorum.  Havzadan havzaya bu değişir ama böyle Türkiye çapında bir değerlendirme için makul bir varsayım bence. Artan sıcak debisi elektrik üretimini orantılı olarak arttıracak.  Daha fazla elektrik ürettiğimiz için, sondaj maliyetleri daha fazla kWh’a bölünecek ve elektriğin birim maliyeti düşecek.
Bunlara ilaveten, stimulasyon masraflarının da sığ kuyularda daha düşük olabileceği iddia edebilir ama bu konuda elimde bir veri olamadığı için, Türkiye’deki stimulasyon maliyetini, normal Avustralya ve ABD stimulasyon maliyetleri ile aynı kabul ediyorum (yaklaşık olarak kuyu basına 2 milyon dolar).
Bu argümanları böylece dile getirdikten sonra, şimdi Türkiye’deki EGS maliyetlerini ABD Enerji Bakanlığı tarafından geliştirilmiş olan GETEM yazılımını kullanarak hesaplayabiliriz.  Kabul ettiğim bütün girdileri aşağıdaki tabloda listeliyorum.
Parametre
Kabul edilen deger
Havza derinligi, m
3000
Kuyu başındaki su sıcaklığı
250 oC
Santral büyüklüğü
30 MWe
Kuyu sondaj maliyetleri
$4.5 milyon (3000 metre kuyu icin)(*)
Stimulasyon maliyeti
$2m (kuyu basina)
Toplam kuyu sayısı
11 (6 uretim, 5 injeksiyon)
Kesif kuyu sayısı
1
Uretim kuyu debileri
60 kg/s
Birim debi icin elektrik üretimi
90 kW/(kg-s)
Saha bakım masrafları
0.6 ¢/kWh
Santral bakım masrafları
1.4 ¢/kWh
Faiz haddi (sermaye maliyeti)
10%
Kapasite Faktörü
90%
(*) Ilk iki uretim kuyu maliyetleri 20% daha fazla kabul ediliyor

Bu birim maliyet ve diğer girdileri kullanarak, Türkiye’de kurulacak olan bir EGS güç santralinin ve üretilecek olan elektriğin maliyetini aşağıdaki tabloda listeliyorum.
Parametre
Hesaplanan deger
30-MWe lik santralın toplam yatırım maliyeti
Keşif masrafları
Kuyu sondaj masrafları
Havza stimulasyon masrafları
Guc santrali
$138m
$3m
$63m
$19m
$53m
Elektrik uretim maliyeti
$80/MWh

Hesaplanan elektrik üretim maliyeti, $80/MWh, içinde keşif masraflarını az tuttum bu hesapta. Bu çok yanlış bir yaklaşım değil.  İlk kurulacak santrallerde, keşif (exploration) maliyeti biraz daha fazla olabilir ama Türkiye jeotermal oluşumları hakkındaki bilgilenme arttıkça, keşif harcamaları azalacaktır.  Şekil 5 te de görüldüğü gibi, keşif masraflarının toplam üretim maliyeti içindeki payı çok küçük, bu yüzden keşif masrafları beş kat artsa bile elektrik birim üretim maliyeti üzerindeki etkisi fazla olmaz.

Şekil 5 – EGS birim elektrik üretimi maliyet dökümü

SONUÇ

Sonuç olarak. Türkiye’de EGS ile üretilen elektriğin maliyeti, kombi gaz santrallerden elde edilen elektriğin maliyeti ie hemen hemen aynı düzeyde olur gözüküyor.  Mamafih, EGS elektrik üretimi daha önce Türkiye’de denenmemiş olduğu için, riskleri mevcuttur ve bu riskleri özel sektörün tek başına göğüslemesini beklemek gerçekçi değildir.
Türkiye’de EGS nin gelişmesi isteniyorsa, kamunun bu riskleri özel sektörle birlikte paylaşması yerinde olur.  Yukarıda da göstermeye çalıştığım gibi, Türkiye’deki EGS potansiyeli çok fazla olduğu için, bu konuda yapılacak kamu harcamaları boşa gitmeyecektir.  Tüm harcamaların, gerek gelecek santrallerden alınacak vergiler gerek ödemeler dengesindeki açığın kapanması gerekse gelecek enerji güvencesinin sağlanması yolu ile, tekrar tekrar katlanarak kamuya geri döneceğini söylemek yanlış olmaz.  Türkiye’nin EGS kaynaklarının değerlendirilmesi konusunda, bu konudaki uluslararası deneyimi değerlendirerek, bir milli irade ve milli strateji oluşturmakta sonsuz fayda var diye düşünmekteyim.

Profesor Halim Gürgenci
4 Şubat 2014