8 Nisan 2015 Çarşamba

ÇİN NOTLARI #5 – Çin Seddi

Bu notları yazmak için en uygun zaman, öğle yemeği sonrası oluyor.  Luoyang’daki ofisim, şu gördüğünüz binanın 21. katında.


Sabah saat 8 de ise başlıyoruz (ben beş on dakika geç geliyorum assansör kalabalığında kurtarmak için).  Öğle yemeği paydosu saat 12 de.  Bina kalabalik, uc tane asansor yetmiyor.  Tam 12 de çıkarsak, aşağıya inmek için asansör bulmak mümkün olmuyor.  Aşağı katlardaki insanlar daha asansör yukarıya çıkarken dolduruyorlar, bizim kata gelince yer kalmamış oluyor.  Çocuklara sordum bu asansörleri niçin farklı katlara tahsis etmemişler diye.  Mesela ilk iki asansör 1-15 inci katlara, üçüncü asansör 15-25 inci katlara. Benim aklıma gelen, onların da aklına gelmiş tabii.  Teklif etmişler, ama bir sonuç alamamışlar.  Bina idarecileri çok kızmış, eski köye yeni adet mi getireceksiniz diye.  Ben de onlara işten kaytarmayı öğrettim.  Bizim takım, beşimiz hep beraber, herkesten beş dakika önce çıkıyoruz, asansör beklemiyoruz.  Diğer çalışanları gözlüyorum acaba benim kaytarmam kötü bir emsal olarak dalga dalga yayılıp binanın yeni normu haline gelecek mi diye.
Yemeği 50 metre ilerideki kafetaryada yiyoruz. Sonra saat 2 ye kadar öğle paydosu.  Evi yakın olanı zaten evine gitmiş oluyor.  Burada kalanlar da ya dışarıda dolaşıyor ya da masaya kafasını koyup uyuyor.  Kimilerinin portatif yatakları var, onu kurup mışıl mışıl uyuyorlar, telefonları saat 2 de uyandırana dek.  Ben Beijing’de geçirdiğimiz hafta sonu notlarına devam edeyim.  Bu gün daha çok Çin Seddinden bahsedeceğim.   
Teorik olarak, Çin seddine rehbersiz kendi başımıza otobüse binip de gidebilirdik tabii.  Ama otobüse nereden binilir, hangi otobüse ne zaman binilir, bilet nerden alınır, geriye dönüş nasıl olur gibi sorunları lisan bilmeden çözmek zor olduğu için, özel bir rehberle gitmeye karar verdik.  Luoyang’tan tavsiye edilen bir firma ile e-mail üzerinden haberleşerek rezervasyonumuzu yaptık.  İki kişiyi Çin seddine götürüp gezdirip getirme, dönerken görmek istediğimiz başka bir yere de uğrayarak dönmenin maliyeti 1200 Yuan (takriben 500 TL).

Cumartesi sabahı sat 8:30 da rehber ve araba geldi.  Araba yeni model bir Audi (Çin imalatı), kendi şoförü ile geliyor.  Rehber şoförün yanına oturdu, biz de arkaya oturduk, yola çıktık.  Çin Seddine bir kaç yerden çıkılabiliyor.  Meraklıları için, aşağıdaki haritayı bir web sayfasından indirdim.


Ben iki kere gitmiştim daha önce ama başkaları organize etmişti ve nereye gittik, nasıl gittik, hiç dikkat etmemiştim.  O yüzden rehber “JuyongGuan” noktasını tavsiye edince itiraz etmedik.  Daha sonra bu bloğu hazırlarken öğrendim, en popular yer “Badaling” mis ama çok kalabalık oluyormuş.  Gerçi bizim gittiğimiz yer de, Juyongguan da, kalabalıktı ama sanki bana daha önce gittiğim yer kadar kalabalık değilmiş gibi geldi.  O yüzden, JuyongGuan noktasını tavsiye ederim ileride siz de giderseniz.

Arkamızdaki beyaz taşta, “Great Men Climb Great Wall”, ya da Türkçesiyle “Büyük Duvara Büyük Adamlar Tırmanır” yazıyormuş.  Mao demiş zamanında.  Meliz ve ben de o gün o arkada gördüğünüz tepelere tırmandık, yani ikimiz de “büyük adam” olduk günün sonunda.

Aşağıdaki resimde gördüğünüz gibi, bir sürü büyük adam vardı o gün duvarın üzerinde.  Bu fotoğrafta rahat gözüküyor ama daralan yerlerde sıkışıklık oluyordu.   Çok miktarda ecnebi turist vardı.  Ertesi gün gideceğimiz Yasak Şehir’deki kalabalığın nerde ise yüzde seksenini oluşturacak olan Çinli emekliler turları burda gözuma çarpmadı.  Çin seddine inip çıkmak herhalde cazip gelmiyor ihtiyarlara - biz genciz ya bizi duvar muvar ırgalamıyor  :).



Yukarıdaki ara kulelerinden biri işte böyle.  Her kulede, o zamanki şartlarda, bir manga askerin yatıp kalacağı kadar yer var.  Bu pencereleri niçin bu kadar kocaman yapmışlar bilmiyorum.  Genellikle muhafız kulelerinde, pencereler küçük olur.


Her resimde böyle pişmiş kelle gibi sırıtarak çıkmamın sorumlusu sevgili karıcığım, Meliz.  Fotoğrafı o çekiyor, her seferinde de, “gülüver lütfen, gülünce daha güzel çıkıyor” diyor.  Ben de kendimi gülmeye zorluyorum yukarıdaki resimde görüldüğü gibi.
Aşağıda kendisini görüyorsunuz.  “Artık yeter, dönelim desem” mi der gibi bir poz vermiş.  Ama hakkını yemeyeyim ondan sonra asker asker çıktı merdivenleri.


Yukarılara çıktıkça, kalabalık azalıyor, hareket daha kolaylaşıyor.  Öyle böyle sonuna kadar çıktık.  Yolda, kamerayı çantasından çıkarmaya üşendiğim için, telefonla çekmeye çalıştığım, onu da beceremediğimi aşağıya inince farkettiğim bir lebvha vardı.  Fotoğrafı olmadığı için, ben kendim tarif edeceğim:

Cronulla, Sydney yakınında bir sahil semti, sahile uçurumlardan inilen.  Rugbi kulüpleri de meşhur.  “Cronulla Originals” sanırım o kulübün para kazanmak için imal ettiği bir ürün olduğunu gösteriyor.    Herhalde, Çin seddinde gördüğüm (ve yukarıda benzerini yaratmaya çalıştığım) tabela Cronulla’dan  bir grupla gelmişti.  Daha önce Çin Seddini görmüş bir Cronulla fanatiği olması lazım.  İkinci sefer gitmeye hazırlanırken, yanında bir tane levhayı götürmüş olması lazım.  Yoksa, yanımda bir kaç tane levha olsun, ne olur ne olmaz müsait yerlere aşarım diyeceğini sanmıyorum hiç kimsenin – velev ki Cronulla taraftarı bile olsa.


1999 senesinde, hükümet 1000 çifti, bu üzerinde olduğumuz JuyongGuan geçitinde evlendirmiş, “Millenyum Düğünleri” diye geçiyor kayıtlarda.  O çiftlerin her biri, evlilik günlerini duvara bir kilit aşarak simgelemişler, hani “bu kilit de bizim evliliğimiz gibi, ebediyen sürecek” dercesine.  O zamandan beri adetmiş, yeni evlenen çiftler buraya asarlarmış birbirlerine bağlayan kilitleri.
Benim gibi romantic bir koca böyle bir fırsatı kesinlikle kaçırmaz.  Karıcığım rehber ile bir şey konuşurken, ben de gittim bir kilit aldım, üzerine ismimizi ve o gün tarihini yazdırdım.


sonra da Meliz’le birlikte aşağıda görüldüğü gibi duvara astık.

Dönüşte, rehberimiz bizi “Jade” (yeşim taşı) işleyen bir fabrikaya götürdü.  Çok muhteşem işlenmiş şeyler vardı ama bizim meraklı olduğumuz bir şey değildi.  Orda fazla vakit geçirmedik. Resim de çekmemişim.  Google resimlerinden kopyaladığım aşağıdaki resimler gibi şeyler vardı.


Yeşim taşı fabrikasından sonra, bir de ipek imalathanesine gittik.  Bildiğiniz gibi, ipek böceği ve ipek üretimi Çin’de icat edilmiş vakti zamanında.  Bu fabrika ilgimizi çekti.  Aşağıda, ipek ipliği üreten bir tezgah görüyorsunuz  O ipliklerin her biri, aşağıda bir kozadan geliyor.  Kozayi, bir yün topu gibi etrafına sararmış ipek böceği.  Burda da o topu gerisin geri açıyor makine, iplik üretmek için.

Aşağıda daha yakından çekmişim.  Suyun içindeki kozaları da görürsünüz dikkatle bakarsınız.  Makaraya sarılan ipek iplikler gayet kuvvetli, elinizle çekseniz de kopmuyor.  Makine sarmaya devam ediyor.  Resimi döndürdüm sanıyorum ama dosya değişmemiş.  Bakarken saat yönünde kafanızda çevirip bakın.

Bazen, iki tane böcek bir koza yaparlarmış kendilerine.  O kozayi açmak yukarıdaki makine ile mümkün olmuyor tabii çünkü iki tane sargi birbirinin içine girift bir şekilde girmiş oluyor.  O kozaları, iplik değil, doğrudan ipek yorgan falan yapımında kullanırlarmış.
İşte aşağıda bir işçi açıyor bir kozanın ipeğini.


Ondan sonra üstüste böyle kasnaklara geriliyor:


En sonunda da onlar da tabaka tabaka birleştirilip, yorgan oluyor:

Biz bir yorgan, üç tane de yastık aldık, içi ipek pamukları ile doldurulmuş.  Avustralya parası ile 370 dolar, Türk parası ile 700 lira falan tuttu.  Onları vakum ile paketlediler, bir torbaya koydular.  Luoyang’da döndüğümüzde boş bavullardan birinin içine yerleştirdik, Hazirana kadar herhalde vakum azalır, yorgan ve yastıklar bavulun içine genişler.  Bir bavul daha almak zorunda kalırız o ipek yorganlar için.
Otele dönerken “Hangzhou Pazarı” na gittik.  Luoyang’daki Amerikalı mühendisin karısı söylemişti, “mutlaka gidin” diye.  Bizim Mahmutpaşa’nın kötü bir kopyası idi.  Çakma marka kıyafet çanta almak için gidilecek bir yer belki ama bizim ilgimizi çekmedi.  Tavsiye etmem.  İçinde Çinli’den çok yabancının olduğu bir yerdi.
Akşam, Pekin Ördeğini çok güzel yaptığını bildiğimiz bir lokantaya (Quanjude Beijing Roast Duck) gittik.  İşte aşağıda, bizim ördeği garson dilimlerken:

O dilimleri sonra yanında gelen ince yufkaların içine taze soğan ve sosla birlikte sarıp afiyetle yedik.  Masanın resmini çektim aşağıda.





Şarap şişesinin üzerindeki etiketi okuyabiliyor musunuz bilmiyorum ama, benim kanaatimce, Çin’de alınacak tek kırmızı şarap: ChangYu.  Süpermarketlerden şişesi 40-50 Yuan’a alabiliyoruz (yani 8-10 Avustralya doları ya da 15-20 TL).  İçimi de gayet güzel  Bu lokantada tabii şişesine 150 Yuen ödedik ama o kadar mark-up olur.


Aşağıda ben sabırsızlıkla ördeğin dilimlenip masaya gelmesini ve yemeğe başlamayı bekliyorum. Bugünlük bu fotoğraflarla bitireyim.  Saat 2:30 oldu zaten, biraz da çalışalım.

Rulo yapıp yerken.  Garson öğretti bana nasıl sarılacağını, benim nasıl karman çorman yediğimi görünce.  Hem çubukları hem de o küçük porselen kaşığı kullanmak gerekiyor ama o kadar da zor değil.



5 Nisan 2015 Pazar

ÇİN NOTLARI #4 – Beijing

Bir önceki bloğa Beijing seyahati ile başlamıştım ama seyahat notlarından Beijing bahsine girmeye zaman kalmamıştı.  Bu blog’da Beijing’den bahsedeceğim.  Hızlı trenle Luoyang’dan Beijing’e yolculuk tam tarifede belirtildiği gibi 3 saat 50 dakikada bitti.  İstasyonun iki çıkış kapısı var: “Kuzey Çıkışı” ve “Güney Çıkışı”.  Çinliler şehir içindeki gidiş gelişi pusula yönlerine göre adlandırıyorlar.  Bir Çinli arkadaşım, bunun Kuzey Çin'e has bir özellik oldugunu söyledi.  Çin'in kuzey bölgelerinde birisine , mesela “istasyon nerde” diye sorarsanız, “şu caddeden batı istikametinde 300 metre yürü, sonra güneye dön, yüz adım sonra görürsün” şeklinde bir cevap alırmışsın.  Bunu söyleyen arkadaş kendisi Güney Çin’dendi (aşağıda beraber çay içiyoruz). 


Güney Çinde aynı tarifin “şu caddeden sola dön 300m yürü, sonra tekrar sola dön, yüz adım sonra görürsün” şeklinde olacağını söyledi.  Bu gözlemi sınayacak kadar Çincem olmadığı için, öyle kabul ettim.  Türkler de Güney Çin insanı gibi tarif ediyor bence.  .  “Kuzey güney” den ziyade “sola dön, sağa sap” şeklinde yani.  İlginç bulduğum bir gözlem olarak bunu burda kaydedeyim dedim.

“Kuzey” ve “Güney”, istasyondan hangi kapıdan çıkacağız.  Beijing Luoyang’ın kuzeyinde.  “BeiJing’in kelime anlamı zaten “Kuzey Başkent” demek.  15.yüzyılda Ming Hanedanı sırasında, “Güney Başkent” olan NanJing’den ayırt etmek için öyle adlandırmışlar.  Biz trenle güneyden geldik.  “Herhalde, istasyon da şehre girer girmezdir” diye hüküm yürüttüm.  “Kuzey” kapısından çıktık, şehrin merkezine doğru bir taksi bulmak için.

Taksiye binince, Luoyang’da iken şirketteki tercüman kızın hazırladığı sayfayı gösterdim: “Sayın şoför, beni lütfen şu adresteki şu otele götür” diye  otel adresini veriyor - muş.  Hepsi Çin karakterleri ile tabii, 40 punto ile bir sayfaya kocaman yazılmış.  Şoför sayfayı eline aldı, baktı, bir şeyler söyledi, ses tonundan “tamam anladım” der gibi geldi.  Zaten on beş dakikada otele vardık.

Otelimiz, Sunworld Dynasty, şehrin tam merkezindeki “WangFuJing” bölgesinde.



Fotografta yandaki tarihi bina da bir kilise. Pazar günü de ordaydık.  Kilisede ayin yapıldığını görmedik ama sürekli önünde grup grup fotoğraf çektiren Çinli turistler gördük.  Önünde küçük bir park var, WangFujing’in kalabalığından kaçanlar için elverişli bir konaklama yeri.  İşte aşağıda, banklarda dinlenenleri görüyorsunuz. Arkadaki cadde, WangFujing.



O akşam yemeği Luoyang'dan babasını tanıdığım bir gençle yedik.  İyi bir üniversiteden makina mühendisi olarak mezun olmuş iki sene önce.  Geçen sene evlenmiş.  Şimdi kocası ile Beijing'de yaşıyormuş.  Benimle çok tanışmak istemiş, ben de olur dedim babasına.  Akşam kocan da gelsin, beraber yemek diyelim demiştim, kocasının başka bir işi çıkmış, tek geldi.  Hotel yakınında onun tavsiye ettigi mütevazi bir lokantaya gittik.


Kocası Beijing'li imiş, bir pazarlama işinde çalışıyor. Beijing'in cazibesi çekmiş, buraya yerleşmişler.  Kız Çin'in iyi üniversitelerinden birinden makine mühendisi olarak, hem de iyi notlarla (GPA=3.1), mezun olmuş. Ama mesleğinde iş bulamamış, bir dergide editör olarak calışıyor.  "Memnun musun işinden" diye sordum.  "Hayır" dedi.  Tek bir örnekten genelleme yapmak zor ama, böyle iyi üniversiteden mezun kız, Beijing gibi büyük bir şehirde kendi mesleğinde iş bulamıyorsa, Çin mucizesinde bir takım tökezlemeler başlamış gibi gözüküyor.  Avustralya’da ya da ABD’de doktora falan gibi seçenekleri düşünüyor, onun için benimle tanışmak istemiş. Babası da biraz bahsetmisti bunlardan.  "Biraz hayalci" demişti, kızı için.  Belki de onun için, benim konuşmamı istemişti, belki biraz aklını çelerim diye.  Ben kimseye akıl vermeyi sevmem. Çünkü benim için doğru olan bir seçenek, başka biri için daha değişik şartlarda en kötü seçenek olabilir.  Bu kızın durumunda, benim kanaatimce en ehven olanı, Çin'de kendine daha iyi bir iş araması aslında.  Ama yaşı nerdeyse otuzuna gelmiş bir genç hanıma benim 'böyle yap, şöyle yap, senin için öylesi daha iyi olur" demem zor. Desem de ne kadar dinler bilmem zaten.  Sadece sorularını cevaplandırdım, dışarıda yaşam hakkında hem ben, hem Meliz elimizden geldiğince bilgilendirmeye çalıştık.  Sonunda bu konuşmadan kendisi için ne dersler çıkardı, bilmiyorum.  Çok şirin bir kızdı, umarım gelecek onun için hayırlı olur.
  
Bunları konuşurken, bir yandan da yemek yemeyi ihmal etmiyordum tabii.

Bu lokantanın özelliği, "noodle" yani şehriye imiş.  Bu yüzden, her birimize kocaman birer kase şehriye geldi zaten.  Onların dışında, masadan ilgimi çeken tabakları, aşağıda yanyana kopyaladım fotoğraftan kesip.



Soldaki, bal peteği gibi sıralanmış şeyler, bu lokantaya  has bir tarif olup, başka yerde olmayan bir "noodle" çeşidi imiş. İki kase de değişik sos ile birlikte geliyor. O petek şehriyeleri, tek tek çubuklarla alıp, kasedeki sosa batırdıktan sonra yiyorsun.  Benim hoşuma gitmedi.  Penne makarnalarını haşladıktan sonra bir kaseye dizersen, üzerine sos dökmeden tadı nasıl olur, öyle gibi geldi.  Kasedeki sosuna batirinca, hatta bulayinca biraz yenilir hale geldi ama yine de ben çok sevmedim.  Üstelik biraz soğuyunca, birbirlerine de yapışıyorlar, ayırması zorlaşıyor, tadları da gidiyor.  Beğenmediğin şeyin resmini niye koydun derseniz, başka bir yerde raslamadığım, ilginç bir noodle türü idi, o yüzden.  Resimde ortadaki tabak, tam bizim bazlama türünden bir şeydi.  Hatta aynısınin tıpkısı diyebilirim.  O yüzden de hoşuma gitti.  En sağdaki tabak, turpgillerden bir kök.  Biraz tatlı, biraz mayhoş, harika idi.  Lobok, turp, lotus, tatlı patates, ve daha böyle kök sebzelerden harikalar yaratıyorlar burda. Bir çok başka lokantada da başka örneklerini gördüm.  Brisbane'da da güzel Çin lokantaları var ama bu türden detay lezzetleri orada bulamıyoruz.  Avustralya müşterisinin hoşuna gitmediği içindir belki de.  Genel olarak "peteksi dizilmis penne şehriye" (soldaki tabak) hariç, yemeklerin hepsi benim hoşuma gitti bu lokantada.

Seve seve yememize rağmen, masadakilerin hepsini bitiremedik.  Buradaki adete göre gayet doğal olduğunu bildiğim için, "artan yemekler ziyan olmasın, götür eve" dedim kiza.  Luoyang'daki lokantaların çoğunda, plastik kap yerine naylon torba veriyorlardı.  Torbaların icine kaşıkla dolduruyorlardı yine insanlar ama hem doldurması zor, hem de görünüşü kötü oluyordu. Burada garson plastik kaplar getirdi, misafirimiz kız da özenle doldurdu içlerine evine götürmek için. Bazlamayı biz aldık, ertesi Çin seddini gezerken yerim diye.  Onu da yiyecek fırsat olmadı, atmak zorunda kaldık sonunda.

Garsondan hesabı istedim, havada kalemle bir şeyler yazarmış gibi yaparak hesap isteme işareti dünyanın her yerinde geçerli.  Burda da garsonlar hemen ne istediğimi anladılar.  Kıza sordum, bahşiş birakmak adet midir diye.  "Kesinlikle hayır" dedi.  Çin'de hiç bir yerde bahşiş bırakılmazmış.

  "Yarın rehbere de bahşiş vermeyin" dedi.  Yemek başında bu tur bahsini tartışmıştık.  "Çin seddine ille sizi ben götüreyim gezdireyim" dedi  ama biz istemedik.  "Profesyonel bir rehberle temas kurmuştuk daha Luoyang'da iken, onu iptal etmek olmaz" dedik.

Yemekten sonra eve nasıl gideceksin diye sordum.  Otobüsle gidecekmiş.  Altıncı "Ring Road" civarında oturuyorlarmış.  Beijing kent merkezi, altı tane "ring road" ya da çember ile sarılmış.  Asagidaki harita ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci çemberleri  gösteriyor.  Birinci çenber, tam kent merkezini içeriyor ama, nokta gibi olacağı için onu harita göstermemiş. 


Aşağıdaki tabloda, bu çemberlerin şehir merkezine uzaklığını ve de yapıldıkları yılları dizeledim.  Beijing'in nasıl ve ne hızla geliştiği hakkında bir fikir versin diye.

Çember
Merkezden ortalama uzaklık
İnşaat senesi
2
3.2 km (32.7 km uzunluğunda imiş, ordan hesapladım)
1992
3
6 km (yukarıdaki haritadan göz kararı)
1985
4
8 km
2001
5
10 km
2003
6
20 km
2009

Birinci çember  1950 lere kadar kullanılan bir tramvay yolu imiş.  Ötekileri sonra yapmışlar, şehir "Çin mucizesi" ile birlikte büyümeye başladıktan sonra.  Üçüncü çemberin içinde bina yükseklik sınırlaması var.  Zaten o çember de ilk inşa edilmiş gibi gözüküyor.  Onun içindeki ikinci çember on sene sonra yapılmış.  Ben Beijing'e ilk geldiğimde, ki 90 li yıllardı, sanırım sadece  üç çember vardı.  Şimdi yedinci çember için planlar başlamış duyduğuma göre.


Neyse, bizim kızcağız, her sabah taa altıncı çemberden kent merkezine otobüsle gelip gidiyormuş. Aslında 20 kilometre uzaklık o kadar fazla değil ama trafik çok fazla olduğu için şehre gelmesi 2-2.5 saat sürüyormuş.  "Metroyu kullansan" dedim, metro (çemberleri dolaştığı için herhalde, orasını anlayamadım), daha uzun vakit alırmış.  Beijing'de trafik gerçekten korkunç.  Ona biz de birinci elden şahit olduk.  Hafta sonu olmasına rağmen yollar hep tıkanıktı.  Ertesi gün Çin seddinden dönerken, altıncı çemberden, şehrin merkezindeki otelimize dönmemiz üç saat aldı.  Rehberimizin söylediğine göre bu müstesna bir durum da değilmiş, hep öyleymiş. Onlar alışık.  Hayatın bir parçası olarak kabullenmişler.  Şehrin merkezinde çalışan insanların çoğu, altıncı çember hata onun da dışında oturuyorlar.  Çünkü sıradan vatandaşın ödeyebileceği kiralar, satın alabileceği katlar sadece oralarda (daha sonra Beijing emlak fiyatları ve kiralara değineceğim).  Her gün 4-5 saatleri yollarda geçiyor demek ki.

Onu evine gönderdikten sonra Meliz’le etrafı dolaştık.  Bulunduğumuz caddeye, “WanFujing” caddesi deniyor.  Bir kısmından araba geçmesi yasaklanıp sadece yayalara ve alışverişe ayrılmış.  Şehrin hemen hemen merkezinde bir cadde.  O akşam sadece Wangfujing çevresini gezdik.  İşte WangFujing caddesinde bir resmimiz.


Aşağıdaki resimde de, caddenin öbür ucuna doğru bakıyoruz. 



Caddenin uzakta ucuna kadar yürüyüp sağa dönünce, 400 metre sonra Tienanmen meydanına varıyorsunuz (hani o 1989 senesinde yüzlerce kişinin ölümü ile biten olayların sahnesi olan meydan).  Daha caddenin ucuna varmadan, sağa doğru bir sokak sapıyor.  İçi tamamen kebapçılar falan.  Özel bir sokak, kapısına da iki şirin heykel koymuşlar.  Aşağıda gördüğünüz gibi turistler ikisinin arasında fotoğraf çektirsin diye.


Sokağın içine hemen girince sağda, bir döner kebapçı var.  Xinjiang’eyaletinden gelme Uygurlar olabilir demişti bir arkadaş başka bir zaman buraya uğradığımız zaman.


Kebapçıların Uygur olup olmadığını bilmiyorum ama afişte “Türk kebabı” yazıyormuş.  Fiyatı da 15 yuen yani 6 lira.

Çinliler böyle cadede satılan kebap türü gibi şeyleri seviyorlar.  Beijing’e iki sene geldiğimden bu yana, bir cadde daha açılmış kebapçılara.


Bu yeni caddedeki kebap tezgahları portatif.  Akşam üstü kuruluyor, geceyarısı civarında sökülüp, ertesi sabah cadde eski haline dönüyor.  Arkasındaki binalar sıra sıra lokanta, normal lokanta yani.  Büyük bir ihtimalle, bu tezgahları kuranlar da o lokantalar.  Yoksa lokantacılar şikayet eder diye düşündük.  Ama burası Çin, öyle şikayet falan kimse dinlemeyebilir icabında.  Her ne ise.  Bu yeni kebapçılar caddesinden bir iki fotoğraf daha aşağıda:


Kebaplar güzeldi ama o kadar yemiştik ki biraz önce, canımız bile istemedi.  Biraz dükkanlardan alışveriş yapalım dedik.  Meliz de ben de seyahatte yanımıza fazla şey almayı sevmeyiz.  Bu yüzden dört ay kalmak üzere Çin’e gelirken bile, sanki bir haftalığına bir yere gidermişçesine iki bavulla geldik.

Cadde üzerinde Zara, Gap gibi tanıdığımız giyium kuşam dükkanları var.  Zara’ya girdik. Avustralya ya da Türkiye’de ki bir Zara dükkanından farksız.  Meliz kendisine bir şeyler aldı bir de bizim tercüman kıza Türk imalatı bir bluz aldık.  İkimizi de şaşırtan, reyonlarda asılı Türk malı triko bluzlar olmasıydı.  Beijing’de bir konfeksiyoncuda Türk mallarının rekabet edebilmesi sevindirdi bizi, bluzu Luoyang’daki bizim tercüman kıza hediye alalım dedik.  Fiyatları merak ederseniz, triko bluzlar, hanım gömlekleri falan 300-400 Yuen (100-150 lira) civaarında idi.


Alış veriş işinden sonra otelimize döndük.  Otelin ortasında atriyum türü bir yer vardı.  Orada bir çay kahve içtik.  Bu atriyum çok hoşumuza gitti.  Bir kaç kere orda keyif yapma fırsatımız oldu.  

Aşağıdaki resim mesela son gün hava alanına gitmeden önce bir çay daha içeyim derken çekildi.  Neyse, o gece de, atriyumda kahve içtikten sonra odamıza gittik yattık uyuduk.  Çin seddi ve Yasak Şehir gezilerimizi de daha sonra anlatacağım.



1 Nisan 2015 Çarşamba

ÇİN NOTLARI #3 - YOLCULUK AYRINTILARI

Geçen hafta Cuma günü Luoyang’dan çıktık.  Hafta sonunu Beijing’te geçirdik.  Pazar akşamı da Jilin eyaletinin baş şehri ChangChun şehrine uçtuk.  Bir dahaki blog’ta Beijing ziyaretimizden  bahsedeceğim. Bugün tren ve uçak ile seyahatte dikkat edilmesi gereken bazı ayrıntıları yazacağım.  Bizim başımıza gelenlerden çıkardığımız dersler yani.

Beijing’e uçakla gitmek de mümkün ama, bence en iyisi hızlı tren.  Saatte 300 kilometre hızla Luoyang-Beijing yolculuğu dört saat sürüyor.  Koltuklar da gayet rahat.  Aşağıdaki resimde görüldüğü gibi.


Uçak tabii daha hızlı gidiyor uçarken ama toplam seyahat süresi olarak tren daha iyi.  Bir kere, her iki şehirde de,  havaalanları istasyonlara kıyasla şehir merkezinden daha uzakta.  İkinci olarak, uçağa binmeden önce yapılması gereken işler çok fazla: check in yapmak için check-in kuyruğunda bekleyeceksin;  güvenlik kontrolündan geçmek için yine kuyrukta bekleyeceksin;  bu kuyruklardan geçtikten sonra, en az yarım saat önce kapıda olacaksın; orada ondan sonra bir saat bekleyeceksin çünkü uçaklar hep gecikmeli (trenler şu ana kadar gecikme yapmadı).   Herkes benim gibi düşündüğü  için hızlı tren biletleri uçaktan biraz daha pahalı.  Luoyang’dan Beijing’e tren bileti, tek yol 589RMB (95 Amerikan doları).  Beijing’den Changhun arası daha uzak olduğu için hızlı tren yedi saatte gidiyor.  O yüzden uçakla gittik.  Uçak ücreti de adam başına tek yol 700RMB.  Yani mesafe hemen hemen iki katı ama bilet farkı yalnızca 100RMB.  Tren biletleri pahalı olduğu için, yer bulmak kolay olur diye düşünmüştüm ama öyle değil.  Beijing’e biletleri bir hafta önce almamıza rağmen, yine de iki koltuk yanyana alamadık.  Koltuklar aşağıda resimde görüldüğü gibi, 2 + 2 sıralanmış birinci sınıf vagonlarda.


Biletteki koltuk numaralarımız ayrı idi ama benim yanımdaki yolcu bize kolaylık olsun diye yerini Meliz ile değiştirdi.  O sayede beraber oturabildik.  Luoyang insanı, Çin’in diğer yerlerine göre daha konuksever bence.
 

ÇİN İÇİNDE SEYAHAT EDERKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREN İNCE AYRINTILAR

Tren bileti nasıl alınır?
Tren bileti almak o kadar kolay değil.  İnternetten almak mümkün ama, Çin kimlik numarası istiyormuş web sayfası.  Yabancıların alması mümkün değilmiş.  Öyle dediler, ben hiç denemedim.   İstasyondan almak mümkün ama istasyonlar çok büyük ve ingilizce tabelalar yok denecek kadar az.  Etraf da insan dolu.  O hengamede, Çince bilmiyorsan eğer,  doğru gişeyi bulmak ve derdini anlatmak zor.  Neyse ki şehir içinde bazı semtlerde tren bilet gişeleri varmış.  Bunu Luoyang’da çoğu kimse bilmiyordu.  İki senedir burda kalan bir Amerikalı mühendis var, imkanı yok, istasyona gitmen lazım dedi.  Ben fabrikanın bana verdiği tercümana sorunca, “bize çok yakın bir gişe var” demez mi?  Beraber gittik, biletimizi aldık.  Bu gişelerin varlığını internet sayfalarında bulmak imkansız.  Burada yaşayan çoğu Çinli de bilmiyor zaten.  Benim tercüman kız bu mahallede doğmuş büyümüş, bu yüzden mahalledeki her yeri biliyor. O sayede ben de öğrendim.   Luoyang’da üniversiteki öğretim üyeleri de benim sayemde öğrendi yakınlarında böyle bir gişenin olduğunu.  Onlar da bilmiyordu.   Hızlı tren resmi aşağıda.  Ben çekmedim, internetten indirdim şimdi ama bizimki de buna benzer bir şeydi.



DERS 1 – Mahallede tiren bilet gişesi var mı onu araştırın istasyona gitmeden önce.  Her mahallede yok ama, şanslı iseniz ve sizin mahallede gişe varsa, istasyona gitmekten çok daha kolay.


Tren bileti alırken isminizi bilete doğru yazdırın.
Gişeyi böyle sora sora bulduktan sonra, ikinci dikkat edilecek şey, isim ve pasaport numaraasini bilete doğru yazdırmak.  Bu çok önemli.  Niçin önemli, anlatayım.  Seyahat planlarımızda değişiklik oldu, bir çift bileti iade etmemiz gerekti.  İade mahalli gişeden yapılamıyor.  Mühim değil dedik, bir taksiye atlayıp istasyona gittik.  Yanımda tercüman, derdimizi anlattık.  İstasyon’daki gişeden, Meliz’in biletini hemen iptal edip parasını verdiler geriye ama benimkini iptal edemezlermiş. Niye diye sorduk.  Öğrendik ki, bileti alırken, gişedeki adam, yolcu adını “h.gurgenci” diye yazmış.  Benim pasaportta ismim “Halim Gurgenci” diye geçiyor.  Adam, bu bilet “h.gurgenci” için kesilmiş, sen “Halim Gurgenci” sin. Sana paranı geri veremem diyor.

Çin’de tabii isimler Çince harflerle yazıldığı için, isimleri nokta ile kısaltma diye bir şey yok.  Adam latin harflerini zaten güçlükle okuyor (küçümseyerek söylemiyorum, en azından okuyor güçlükle de olsa, benim Çin karakterlerine maval maval baktığım gibi değil).  Noktayı görünce şaşırdı.  Tercüman on dakika laf anlattı, sonunda ikna etti.  Ne konuştular bilmiyorum ama arada bir sürü “A-da-li-a A-da-li-a” kelimeleri geçiyordu.  Çincede Avustralya demek, o kadarını öğrendim son yirmi gün içinde.

Biletleri alırken dikkatli olduktan sonra, tren yolculuğu çok rahat.  Aşağıdaki resimde, Beijing istasyonunda Luoyang trenini beklerken görüyorsunuz.



DERS 2 – Tren biletine isminiz aynı pasaportta olduğu gibi yazılsın.  Trenlerde pasaport kontrolü yapmıyorlar ama geri vermek ya da değiştirmek isterseniz sorun çıkıyor eğer bilet – pasaport uyuşmazlığı var ise.

İnternet alışverişlerinizde tüm kişilik bilgilerinizi doğru giriniz
İsimler gibi pasaport numaralarını da doğru girmek çok mühim.  Bunu Beijing’den Changchun’a uçmak için Beijing hava alanına gittiğimizde anladık.  O gün o saatte trafik iyiydi (ki bu anormal bir durum; Beijing trafiği her zaman çok kötü idi biz ordayken).  Bu yüzden hava alanına iki saat önce vardık.  İyi ki de öyle olmuş.  Çünkü check in yaparken, Meliz’in biletini kabul etmediler. Bu geçmez dediler.   Biletleri ben internetten almıştım.  Pasaport numarası istemişlerdi, ben de pasaportlara bakıp numaraları girmiştim.  Fakat onun pasaport numarasını girerken iki rakamın yerini değiştirmişim yanlışlıkla.  Numaranın aslı  mesela “673198456” iken ben “673198465” tuşlamışım.  Onun dışında her şey yolunda.  İsim doğru.  Biletin parası verilmiş.  Ama counterdaki kız “olmaz dedi, ben yapamam”.  Onun ingilizcesi kıt, bizim Çincemiz hiç yok.  Tasavvur edebilirsiniz ordaki telaşımızı.

Ne yapacağız diye soruyorum.  Acentaya telefon edin, onlar değiştirsin, ben değiştiremem diyor.

Acenta yok, internetten aldık, sizin hava yolunun kendi web sitesinden aldık.

Ben bilmem, benim yapabileceğim hiç bir şey yok, zaten size boarding pass versem bile, sizi güvenlikten geçirmezler diyor.

Burada iki üç cümlede anlattım okuyanı sıkmamak için ama bu karşılıklı anlaşmaya varmamız on dakika sürdü.  Sonunda kız bizi, başka bir masaya gönderdi: “Problem Yolcular ile Uğraşma Masası” idi herhalde.  Ordakiler de başta aynı şeyi söylediler ama biraz daha bilgili idiler.  Acentamız yok, sizin web sayfanızdan aldım diyince, oranın telefon numarasını verdiler, arayın konuşun, onlar değiştirsinler diye.

Biz sizinle yüz yüze zor anlaşıyoruz ki sizin ingilizceniz iyi, bu numaradan karşımıza çıkacak olanla anlaşmamız, durumu anlatmak zor olur dedik.  Lütfen siz arayın.  Biraz naz yaptıktan sonra, onlar da sonunda hak verdiler ve kendileri aradılar kendi havayollarının ınternet satış şubesini.  İnternet şubesi de meseleyi halletti hemen.  Bir telefon numarasına bakıyormuş.

DERS 3 – internetten bilet alırken sorulan her soruyu dikkatle yanıtlayın, özellikle isim ve pasaport numaralarını çok özenle girin ve sonra da kontrol edin.

Bu arada tabii, China Southern havayollarının da bir eksikliği ortaya çıkıyor.  Bizim başımıza gelen bu olayın bir ilk olduğunu hiç sanmıyorum.  Buna benzer şeyler hep oluyordur.  Check İn elemanının bu gibi durumlarda hemen web sitesine girip, gerekli değişikliği yapabilmesi lazım.  Niye yapamıyor, niye ona o yetkiyi vermemişler bilmiyorum.  Yönetim beceri ve öngörü noksanlığı olabilir.  Kasıtlı olarak tüm önemli işlemleri tek merkezde toplama isteğinin tali bir sonucu da olabilir.  Avustralya’da tam böyle bir olay başıma gelmedi çünkü orda uçaklarda kimlik kontrolü yapılmıyor.  Fakat benzer olaylarda, mesela check in sırasında sefer zamanı değiştirmek gerektiğinde, hiç zorluk çıkmadı şimdiye kadar.  Olağan şeyler için standard prosedürler olmalı. Çin’de bazı olağan şeyler bile zaman zaman imkansız olabiliyor.

Beijing'te başımıza gelenlerle yarın devam edeceğim.

26 Mart 2015 Perşembe

Çin Blog #2 – Shaolin Manastırı

Shaolin kelimesini ve Kung-fu’yu dünyaya tanıtan Bruce Lee’nin filmleri oldu.  Gerçek Shaolin Manastırı, Luoyang’a iki saat mesafede imiş.  İlk geldiğimiz hafta sonu, burada üniversitedeki arkadaşlar beni ve Meliz’i götürdüler.

Yukarıdaki resim Manastır’ın bahçesine girdikten sonra çekildi.   Arkadan resime giren gencin  kim olduğunu hiç bilmiyorum. Resime bakarken sonra farkettim.   Yoldan geçen gençlerden birisi.  Yanımda üç tane dünya güzeli kadınla birlikte görünce kıskandı herhalde (hemen sağımdaki sevgili karıcığım Meliz; diğer iki kadın da Avustralya’daki bir arkadaşımızın Luoyang’da yaşıyan baldızları; yani Meliz’in arkadaşları).

Shaolin Manastırı, Çin’deki dört büyük Budist manastırından bir tanesi,  Aynı zamanda, Budist tarikatlardan bir tanesinin doğduğu yer.  Kutsal bir yer yani.  Ama, Shaolin denince ilk aklımıza gelen Kung-Fu oluyor.  Çünkü burası aynı zamanda Kung-Fu doğuş tekniğinin doğduğu yer imiş.


Shaolin’e araba ile gittik demiştim.  Buradaki Çin’İ dostlarımız eşlik ettiler.  Arabayı da, çalıştığım şirketten verdiler.  Yollar çok düzgündü.  Üç şeritli otoyol.  Yüz kilometrenin altına düşmüyorsun.  Fazla trafik yoktu.  Yollar ücretli olduğu için dedi bize refakat eden üniversiteden arkadaşlar.  Ücret gerçekten de az değildi.  Sadece bir gişede, 25 RMB verdik galiba.  Sonra internetten araştırdım, Çin’de yol ücretleri mil başına 12 sent ımış, ya da kilometre basına 7.5 US senti.  Iki yüz kilometre gittik herhalde.  On beş dolar. Bir de o kadar dönüş için.  Yani ikiyüz kilometreye gidip geleyim derken 30 dolar çıkıyor cepten.  Çin’deki ücretlere kıyasla  büyük bir meblağ.  “Belki,” dedim buradaki üniversiteden Çinli meslekdaşıma, “ücretleri düşürürlerse daha çok taşıt kullanır, devletin geliri azalmaz artar, halk da mutlu olur devlet de ziyandan kurtulur.”  Ama arz-talep dengesi ve optimum fiyat kavramını anlatamadım.  Kullanım ücreti düşerse,sürümden dolayı  toplam gelirin artabileceğine ikna edemedim.

 İletişim büyük sorun.  İşin kötüsü, ben konuşurken, karşımdaki her kelimeyi anlıyormuş gibi başını sallıyor çoğu zaman.  Ben de anlaşılıyorum diye konuşmaya devam ediyorum.  Sonunda bir soru soruyorlar, o zaman anlıyorum ki anlattıklarımdan hiç bir şey anlamamışlar.  Dakikalarca boşuna konuşmuşum.

Neyse. Shaolin Manastırından bahsediyordum.  Manastır bir tepenin üzerinde.  Tepenin eteklerinde bir kasaba var.  Kasabadan manastıra çıkan yolun kenarlarında onlarca “akademi” geçtik.  Kung Fu öğretiyorlarmış.  Esas mektep Shaolin manastırının içinde ama bunlar mukallitleri. Aslına giremiyenler, çakmasına girip orda öğreniyorlarmış Kung Fu ve döğüş tekniklerini.  Bunların hepsi yatılı okullar.  Orta ve yüksek bölümleri varmış, ve hepsi de paralıymış.  Ücretinin ne olduğu öğrenemedim ama o binaların bakımı ve ayrıca hocaların maaşlarının karşılanması, öğrencilerin kaldığı yerlerin ve yeme içmelerinin karşılanması için hatırı sayılır bir ücret gerekir.  Normal üniversite ve okulların aksine, bunlara devlet yardımı yokmuş.  Özel okul yani. 


Resimdeki çocuklar talime gidiyor.  Bunlar gerçek manastırdaki esas okulun talebeleri.  Aşağıda da talim yerinde iken hepsi.

Bir de mavi giyen çocuklar vardı aşağıdaki gibi.  Niçin bazı talebeler kırmızı, bazı talebeler mavi giyiyordu anlayamadım.

Bu paralı okullara çocuklarını ana babalar paraya kıyıp niye gönderirler diye merak ettim sordum.  Söylediklerine göre, çocuk ilkokulu bitirirken, ileride bir baltaya sap olup olamayacağı anlaşılırmış.  İleride üniversitelere gidip yüksek tahsil potansiyeli olmayan haylaz çocukları, ana babalar buralara gönderirlermiş.  En azından disiplin öğrensin, hanyayı konyayı anlasın diye.  Buradan mezun olanlar güvenlik görevlisi, zengin iş adamların şoförü, bodyguard falan gibi işlerde çalışıyorlarmış.  İş bulmaları da kolay oluyormuş.  Fena bir seçenek değil.

Neyse, manastırın diğer tarafları ile devam edelim.  İçinde bir sürü ufak Budist mescit vardı.  Her birinin içinde kesişler.  Millet onlardan tütsü çubuğu alıp yakıyor.  Bu kesişler burda mı yatıp kalkıyorlar diye sordum.  Meğersem onlar gerçek keşiş değilmiş.  Her sabah kasabadan gelip iş gibi burda çalışırlarmış.  Hepsi çakma yani.  Her ne ise, Meliz üç tütsü çubuğu aldı ve mangala dikti. 
Ben de bu arada, mescitlerin damlarındaki inceliklere bakıyordum.  Bu resimden anlar mısınız bilmiyorum ama, çok güzel bir “moment connection” tasarımı var damın ağırlığını birinci ve ikinci sıradaki kırişlerin üzerine bindirirken:


Budist mescitin önünde bir Türk görmek isterseniz, o da burda:


Tepenin yukarılarınıda, Pagoda Forest diye bir mezarlık vardı.  Bence bütün Shaolin Manastır arazisi içinde en etkili olan yer orası idi.  Gerisi, yukarıdaki resimlerde de gördüğünüz gibi hep ticari pazarlama aracı haline gelmiş.  Hap yap para kap yani.  Pagoda Ormanı değişikti ama.

Bu yukarıda gördüğünüz ufak taş kulelerin her biri bir mezar taşı aslında.  Her birinin altında, Shaolin manastırında yaşayıp olmuş bir budist rahip yatıyor.  Toplam 240 “pagoda” varmış ve 6. Yüzyıldan 20. Yüzyıla kadar bir zaman kesiti içinde dikilmiş bu mezar taşları.
 Resimlerden belli olmuyor ama, her kulenin altında, kesişin nezaman öldüğü, kim olduğu, kulenin ne zaman dikildiği, detaylı olarak yazıyormuş.

Bazıları yıkılma durumuna gelmiş, destek atmışlar aşağıda görüldüğü gibi:
Budist mescitler, talim yerleri, Pagoda ormanları falan diye dolaşırken, karnımız acıktı.  Orda “köy kahvesi” düzeninde bir yerde yedik.

Burası, mutfak:

Burası da yemek alanı:


Bunlar da afiyetle yediğimiz yemeklerimiz.   İçinde kaşık olan benimki: “Wonton Soup”.  “Wonton” ingilizcesi, Çincede “mın-tın” diye telaffuz ediyorlar.  Sulu mantı çorbası gibi.  Belki de bizim “mantı” sözcüğü ordan geliyor.



Yemeğimizi yedik ondan sonra biraz daha dolaştık ve gerisin yola çıktık.  Yolda bir de “Whitehouse Temple” diye bir yere uğradık ki, orayı da bir başka sefere anlatırım.  Bu çok uzadı.

25 Mart 2015 Çarşamba

Çin notları

İki hafta oldu Çin’e geleli. Haziran sonuna kadar Luoyang şehrinde kalacağım. Aşağıdaki Çin haritasında Luoyang’ın nerde olacağını gösteriyorum merak eden varsa.

Çin’de yaşadıklarım gördüklerimi, fırsat oldukça burada anlatmaya çalışacağım.  “Google” Çin’de yasak biliyorsunuz.  Hanım da, ben de, google, youtube gibi ürünlere alıştık.  Onlar olmadan internette ben bir şey bulamıyorum.

Google olmadan burada bir kaç gün bocaladık ama sonra yolunu öğrendik.  Çin dışında bir VPN sayfasına abone oluyorsun.  Ondan sonra bütün ınternet alışverişinin bu sayfa aracılığı ile oluyor.  Böylece, Çin’de yasak olan bütün sayfalara ulaşabiliyorsun.  Bedava değil tabii. Altı ay abone olduk, 40 dolar verdik.  Şimdilik, şeytan kulağına kurşun, çok güzel çalışıyor.

Bu yazıyı işyerindeki bilgisayarımda yazıyorum.  Çinlilerin öğle tatili iki saat.  Genç mühendisler çalışıyor benimle.  Onlarla beraber fabrikanın kafeteryasına yemeğe gittik.  Geri geldik, onlar şimdi uyuyorlar.  Bazıları portatif yatak getirmiş, yatakta uyuyor.  İlginç.

Fabrikanın kafeteryası dedim ama yemekler bedava değil.  Bildiğim kadarı ile işçilerine ücretsiz yemek verme adedi bir tek Türkiye’de var.  Çin’de bile çalışanlar kafeteryayı kullandıkları zaman, ücretini veriyorlar.  Hepsi kafeteryayı kullanmıyor o yüzden.  Kiminin evi yakında, eve gidip yiyor.

Dış analizciler, Çin’in şu anda bir dönüm noktasında olduğunu söylüyorlar. Önümüzdeki on sene çok zor olacakmış.   İçeriden bir şey belli olmuyor.  Gözünüze çarpan şey, iş gücünün ucuzluğu.  Ben 25 katlı bir binada çalışıyorum.  Merdivenlerde ellerinde kova ve süpürgeler habire dolaşıyor, yerleri, çamları, trabzanları siliyorlar.  Trabzanlara dokunmaya korkuyorum, daha yeni temizlediler, el izi olmasın diye. 

Geçen hafta bir süpermarkete gittik.  Yere bir şey dökülmüş herhalde, Bir işçi “mop” (nedir “mop”un Türkçesi?) ile yeri siliyordu.  Buraya kadar normal.  Her ülkede olan şeyler.  Başka yerde eminim göremiyeceğiniz olay ama, bir işçi mop ile yeri silerken, onun yanında bir ikinci işçi temizlenmiş ana henüz ıslak yerin yakında elindeki yelpazeyi sallayarak yeri kurutmaya çalışıyordu.  Bu ancak ucuz iş gücü ile mümkün.

Bu günlük bu kadar.