12 Mayıs 2015 Salı

ÇİN NOTLARI #11 – Çin’de çocuklar ve Müstesna bir kız çocuğu

Hayatın nasıl sürekli akan bir ırmak olduğunu, sonunda bu kubbede bizden geriye en iyi ihtimalle yalnızca hoş bir seda kalacağını Luoyang’da daha iyi anladım.  Sokaklar küçük çocuklar, onlara bakan nıneleri ve dedeleri ve hata büyük-nine ve büyük-dedeleri ile dolu.  Ben başta o ihtiyarları hep nine ve dede diye kabul ediyordum.  Sonra öğrendim ki o çocukların nineleri ve dedeleri benden  genç.  Yolda gördüklerim "ihtiyarlar", nine ve dedelerinin anne babaları.  Biyolojik takvimde benim kendi objektif yerimi anlamış oldum bu sayede.  Saatimiz doluyor.    Yarın bir haftalığına Türkiye'ye gidiyoruz annemi görmeye.  Biraz da o durum beni bunları düşünmeye itti.

Geçenlerde Ruby diye bir küçük kızdan bahsetmiştim

O zamandan bu zamana, sevgili karıcığım Meliz ile Ruby arasında daha fazla bir yakınlaşma oldu ve Ruby’yi ve ailesini daha iyi tanıma fırsatını bulduk.  Her bakımdan müstesna bir kız.   İnsan ilişkilerinde yaşından (daha 6 yasında) beklenmeyecek kadar olgun ama bir o kadar da sevimli bir kız.  Ama gerçekten bir müstesna biri olduğunu yaptığı resimleri görünce anlayacaksınız.  Fotoğraflarını çekmiş Meliz, bazılarını burada size de sunacağım.

Kırmızı zemin üzerinde sarı çiçekler.  Galatasaray şampiyon.

Bahcede oynayan cocuklar galiba:
Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Sevgi ülkesinde evler ve ağaçlar?
Noel Baba her yerde var, Cin'de de.

Bir tane daha kubist bir resim:

Bu da kıştan kalan bir hatıra olmalı:



Burada da Ruby kendisini resmetmiş:

Basındaki şapkayı  Meliz ona Beijing'den alıp getirmişti.  Demek ki Ruby beğenmiş şapkayı.

 Bu aşağıdaki resmi de Meliz’i tanıdıktan sonra yapmış.  Avustralya ile Çin’i gösteriyor.



Avustralya bir tarafta, Çin bir tarafta.  Hangi taraf ne taraf Meliz soylemedi bana.  Arada bir köprü var.  O köprüden geçerek gelmişiz biz Çin’e diye düşünüyor herhalde.  Ya da, Avustralya’dan Çin’e uçakla gelindiğini biliyor ama o mesafeyi bir opru ile temsil etmesinin kafasında daha başka bir anlamı var, bilemedik.  Neticede, sanatçının tercihleri her zaman sözle ifade edilemiyor.  Ruby bence şimdiden bir sanatçı.  Henüz küçük bir sanatçı.  İleride çok büyük bir sanatçı olacak inşallah.

Ruby ile başlamışken, caddelerde gördüğümüz başka çocuklardan resimler de sunayım.

Ağlayayım mı diye sorar gibi bakıyor.

Sonra göz kırpmaya karar verdi: 

Ama çok yanaşırsan yine de ağlayabilirim:

Alış veriş yaparken:

Oyuncak sergisi:

Annem mi sürüyor bunu ben mi sürüyorum acaba:

Benim canım sıkıldı artık:

Hele sosisimi yiyeyim sonra sana gösteririm :

Ben çiçekleri ekeyim de inşallah tutar:


Şu tren gelse de gitsek, canım sıkılmaya başladı:


Mahalle bakkalının çocukları:

Biraz pislik burası ama olsun, ben deneylerimi yaparım:


Ayakkabımla bu çiçek aynı renk gibi sanki:

Anneee, balonun parasını sen verdin diye ille de patlatman gerekmiyor:

Benim torunum hepsinden güzel:


Neyaparsan yap, benden yüz bulamazsın:

Sonunda beni de terbiyesizleştirdiniz.  Al işte, benim dilim daha da uzun:


Anne, telefonu bırak ta bana bak.  Zaten az görüyoruz birbirimizi.  Bak tabureye çıkacağım şimdi:


İkimiz bir ağacın güller açan dalıyız:


First things first.  Önce kebabımı yiyeyim:

Pantalonomun poposu önü açık, ihtiyaç olduğunda zorluk çekmeyeyim diye:

Şekilde görüldüğü gibi:


Konu açılmışken, böyle yolun ortasında çömelip işeyen çocuklar çok gördük.  Hatta birine otobüste ninesi koltukta otururken yaptırdı, zor kaçtım üzerime gelmesin diye.  Birine de Meliz, Pizza Hut'ta bayanlar tuvaletinin önünde raslamis.  Herhalde tuvaletler dolu idi.  Anası yere işetmiş kızı.

Sanırım, beş altı aya kadar bez bağlıyorlar.  Ondan sonra böyle onu arkası açık pantalonlar.  Yolda sokakta gördüğümüz ufak şu birikintilerinin yanından civarından geçiyoruz artık.  Üstüne basmadan.  Büyük ihtiyacını giderene henüz rasgelmedik.

Bu alışkanlığın iyi tarafı, çocuklar çok çabuk öğreniyorlar tuvalete gitmeyi.  Popo bezlerinin içine koyuvermedikleri için.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

ÇİN NOTLARI #10 – LUOYANG’DA BİR HAFTA SONU


Bugün öğle yemeğinde dumpling yedik.  Geçen gün Mühendis Wu’ya demiştim, niye bu yemekhanede hiç jiaozi  yapmıyorlar diye.  Dumpling’in ne olduğunu anlamadı, o yüzden Çin lisanından söylemek zorunda kaldım (jiaozi ).  Bizim gittiğimiz kat mühendislerin yemek yediği katmış.  Jiaozi alt katta, daha alt rütbeli çalışanların gittiği yemekhanede yapılırmış bazı günler.  Bu gün de o günlerden biriymiş. Alt kata gittik dumpling yemek için.


Kendi yediğimin resmini çekmedim ama şekilleri internetten indirdiğim yukarıdaki dumplingler gibi idi.  Wu'ya sordum, herhalde elle yapmislardir dedi.  Benim yediğim tabak resimdekinin en az iki katı büyüklüğünde idi.  Bizim yemekhanedeki en küçük servis, Türkiye hesabı ile iki porsiyon.  Aç işçileri doyurmak kolay değil.  Dumpling bana bol bol yeterdi aslında ama bir de börek gördüm.  Aynı tepsi böreği gibi gözüküyordu.  Ondan da bir dilim (bir karış x bir karış kare büyüklüğünde) aldım. İçi ıspanaklı ve yumurtalı idi.  Hamuru yufkadan yapılmış gibi katman katman ayrılabilen bir börekti.  Hoşuma gitti.

Hosuma gitti ama yemekten sonra da fazla geldi.  Mühendis Wu’ya lüzumundan fazla yedim galiba dedim.  Çin’de bir ata sözü vardır dedi: “Sabahları imparator gibi yiyeceksin; öğleleri sıradan bir insan gibi; akşam yemeğinde en fakir dilencinin yediği yemekten fazla yemeyeceksin.”  Bu sözü başka başka Çinlilerden o kadar çok duydum ki gına geldi.  Zıtlık olsun diye, “acaba” dedim Mühendis Wu’ya, “bu söz eski zamanda, elektrik ve aydınlatma yok iken, insanların hava karardığında yatağa girdiği günler için geçerli olabilir mi?  Bugün biz akşam yemeğimizi saat 6 da yiyoruz mesela; ama yatağa saat 10 dan 11 den önce girmiyoruz.  Ben saat 6 da dilenci gibi yesem, saat 10 u geçince yatmadan önce bir daha yemem gerekir.” Tabii bunların hepsini böyle bir seferde söylemedim.  Tekrarlayarak falan söyledim ama anlaştık sonunda. Mühendis Wu düşündü.   “Alışmaya bağlı” dedi, “Çinliler alışıktır  yatmadan önce yemek yememeye.”  Devam etti "ayrıca" diyerek bana öğüt verircesine, “ben böyle öğlen çok yediğim günlerde akşam yemeğine sadece meyve yerim” dedi.  Ben de “Aferin sana” dedim.  Ne diyeyim.  Şimdi herkes öğlen uykusunda.  Ben de bunları yazıyorum.

Geçen Cumartesi, WangCheng parkına gittik.  Şehirin içinde ama  büyükçe bir park (67 hektarmış).  İçinde gezerken sanki bana alan olarak Gençlik Parkı büyüklüğünde imiş gibi geldi.  Giriş bedava değil, adam başı 40 Yuen (yani 8 A$ ya da 17 TL), talebelere indirimli. Ücrete rağmen, park tıklım tıklım insan dolu idi.  Biz öğleyi geçerken gitmiştik, o yüzden bilet alırken içeri girerken zorluk olmadı ama sabah gelseydik kuyruk beklemek zorunda kalabilirdik.  Çok erkenci olmamanın yararını gördük yani.

Paralı park olayı aslında Çin’de her gittiğim yerde şahit olduğum bir olay.  Böyle park gibi yerler hiç bir kentte bedava değil.  WangCheng parkı  başka parklara göre biraz daha pahalı gibi geldi.  Belki içinde hayvanat bahçesi, lunapark falan var diye.  Fakat hayvanat bahçesi de olsa (ki o da o kadar ahım şahım değildi), nihayetinde şehir içindeki bir park.


Binlerce Luoyang’li aile, çocuklarını almış parktaydı.  Sadece ana baba değil, çoğunun yanında dede nineler de vardı.  Böyle bir aile (ana-baba nine-dede bir de çocuk), dört yetişkin (küçük çocuklar bedava) 160 yuen vermiş olmalılar parka girmek için.  Ortalama maaşın haftada 1000 Yuen olduğu bir ülkeden bahsediyoruz (http://www.tradingeconomics.com/china/labour-costs).  Avustralyalilar haftalık ücretin altıda birini hafta sonu parka gitmeye sarfederler mi?.  Hiç sanmıyorum.   Bir sefer, hadi bilemedin iki sefer gidilir ama o parktaki kalabalık öyle münferit müşteri değil sanki oranın müdaim ziyaretçileri imiş gibi geldi. Hesaplayınca de öyle.  Herhalde etrafta bir 40-50 bin kişi vardı o gün.  Onların hepsi bir seferlik ziyaretçi olsa, bir sene dolmadan Luoyang’daki 2-2.5 milyon insanın hepsi parkı ziyaret etmiş olur, park ondan sonra boş kalırdı. Öyle olmadığına göre, mükerrer ziyaret çok.

Parka olan bu ilginin bir nedeni, çocuklar olmalı.  Hafta içinde küçük çocuklara genellikle anneanne babaanneler bakıyor, çalışan ana baba da ancak hafta sonlarında çocuklarına vakit ayırabiliyor, onu da kalite zaman olarak sarfertmek istiyor.  Daha önce bir blogta yazdığım gibi, nineler dedeler, çocuklarından para isteme durumunda değiller.  Çocukları anne babası getirmese de onlar gezdirirler.  Ama anne baba çocuklarına en azından hafta sonu sahip çıkmak istiyor.  Hafta içinde caddelerde çocuklar daha çok nineleri dedeleri ile geziyor ama hafta sonunda bu parkta, hemen hemen bütün çocukların yanlarında anne ve babaları vardı.  Çoğu nine dede de onlarla beraberdi ama, evde kalmamışlardı.  Ben olsam bugün de çocuğunuza siz bakın, ben de başımı dinleyeyim derim.

Aşağıdaki resimde, bir nine torununu kucağına almış, Meliz torununu sevince, nene sevindi koltukları kabardı.




En küçük bebekler bile, Çinli ile Çİnli olmayan arasındaki farkı hemen anlıyorlar.




Müteşebbis  havuzun içine akvaryum balığı doldurmuş.  Çocuklar da olta ile avlamaya çalışıyorlar:




Balığı çocuk yakaladı, bütün aile çocuğun neşesine ortak oluyor:




Müteşebbis  masada oturuyor:



Parkta laleler de var.  İstanbul’u hatırladık:





Bu da peony (yani şakayık çiçeklerinin) prensesi.



Sağtaki heykelden bahsediyorum.  Soldaki benim prensesim.

 Parkta bir de Mao heykeli vardı.  Önünde de ben bir resim çektirdim. Mao gibi çatık kaşlı, uzak dağların ardındaki dağların arkasındaki denizleri görebilen bir bakışla bakmaya çalıştım.


Şu ana kadar Luoyang’ta üç tane Mao heykeli gördüm.  Bir tanesi bu.  Diğer ikisi de iki fabrika nizamiye girişi önünde idi (No 1 Traktör Fabrikası ve LYC Rulman fabrikası).  Bizim fabrikanın önünde heykel yoktu.  Sanki daha önce geldiğim senelerden bizim fabrikanın önünde de bir tane varmıştı gibi aklımda kalmış ama yanılıyor olabilirim.

Mao hakkında pek konuşmak istemiyor Çinliler.  Buna dışarıda yaşayan Çinliler de dahil.  Cahil halka Mao sanki peygamber ya da bir ermiş kişi gibi anlatılıyor, mevcut politikalar Maoist olmasa bile.  Daha önceki Çin’e gelişlerimden birinde Mao’nun mezarını ziyaret etmiştim, oradaki notlardan ve oraya giderken ve gezerken tur rehberlerinin anlattığı Mao menkibelerine dayandırıyorum bu gözlemi.  Ama buna rağmen ortalıklarda görünür bir Mao ikonografisi yok.  Sehir meydanlarında Mao büstleri ya da her makam sahibi insanın masanın arkasında bir Mao fotoğrafı olması gibi şeyleri kasdediyorum.

Bir alanı tel kafesle çevirmişler, içeride beyaz güvercinler.  Ana baba kuş yemi satın alıyor dolaşan bezirganlardan çocuklar kuşları besleyip eğlensin diye.




Bu da tepeden bakış aynı yere:


Parkımızda, hayvanat bahçesi de var.  Mesela muz yiyen bir maymun aşağıda.



Ve cockatoo kuşları (Avustralya’da çok var bunlardan):


Muhabbet kuşları:


Daha hayvan çoktu ama burayı onlarla doldurmayayım.

Yolda bir tane “şeker sanatçısı” gördük.  Erimiş şekerle, mermer bir blok üzerinde çiçek yapıyordu.  İşte çiçek şekillenirken:



Bu da şekerden yapılmış çiçeği yerken.  Adam bu kadar uğraştı dedik.  On yuenmiş.  Bir tane aldık.



Tahmin edebileceğiniz gibi, tadı saf şeker tadı idi.  Fazla hoşumuza gitmedi.  Birer lokma ısırdık, sonra attık.  Ziyankarlık yaptık yani.


Bu resmi de “Design” dersinde talebelere bir structure nasıl design edilmez onun örneği olarak göstermek için çektim.  O kadar çelik kullanmışlar ama “Torsional Stiffness” diye bir şey yok, o yüzden her kımıldadıkça sallanıyordu.  Kaynak yerlerinden çatlamaya başlamış zaten, yakında kırılır.



Bir de ressam gördük.  Kara kalemle Meliz'in portresini yaptırdık.


Ressam resim yaparken, başımıza bütün park toplandı sanki.



Luoyang'ta kendimizi film artisti gibi hissediyoruz.  Parkta yanımıza kızlar gelip beraber resim çektirmek istiyorlardı kendi albümleri için.  Burada da, ressamın karşısındaki koltukta yabancı bir kadın oturuyor.  Bu yüzden özellikle çocuklar olmak üzere ahalinin ilgisi üzerimizde idi.

Bu da artık resim biterken.



Resim 50 Yuen (10 A$ yada 20 TL) tuttu (yarim saatlik kaliteli emek karşılığı).  Üzerine lamine yapayim dedi.  Lamına için 80 Yuen aldı.  Lamine tabii kazıktı ama bir sey demedim. 

Parkın etrafından Jianhe deresi geçiyordu.  Pedalla sürülen sandallarla sefa yapan aile resimleri aşağıda:

Sandalda ailecek piknik:

Parktan çıkınca Pizza Hut'a gidip pizza yedik.  Arada bir böyle yapıyoruz, Çin yemeklerine bir ara vermek için.

Gece otele döndüğümüzde, odamıza çıkmadan, cadde kenarında konser veren mahallenin çalgıcılarını dinledik.  Bunlar her gece ordalar.  Solistler değişiyor ama çalgıcılar aynı.



4 Mayıs 2015 Pazartesi

ÇİN NOTLARI #9 – LUOYANG’DA DOĞUM GÜNÜ

60. doğum günümü Luoyang’da kutladım.  Mühendis Wu’ya söyledim bugün bir yaş daha yaşlandım diye.  “Altmışını geçmişsen niye çalışıyorsun” dedi.  Çin’de 60 ından sonra kimse çalışmazmış.  Eğer bir kaç hafta önce Çin’deki emeklilerin hayatından bahsettiğim blogu okumuşsanız, bunun böyle olduğunu zaten hatırlayacaksınız.  Wu’nun babası 51 yasındaymış.  Hala çalışıyormuş ama, “bir an önce emekli olsam da, evde torunlarımla ilgilensem” diyormuş durmadan.  Wu’ya Avustralya’da mecburi emeklilik yaşı diye bir şeyin artık olmadığını söyledim.  On sene kadar öncesine kadar insanlar 65 yasına geldiklerinde isteseler de istemeseler de mecburen emekli oluyorlardı.  Ama şimdi, birisi 70 yaşına da gelse, eğer işinin gereklerini yerine getirebiliyorsa, emekli olmaya zorlanamıyor.  “Tabii” dedim Mühendis Wu’ya, “bu durum bazı sorunlar da yaratabiliyor.  Mesela, bizim üniversitede, evvelden belli bir yaş haddi vardı, insanlar emekli oluyorlardı, yeniler geliyordu, kan tazeleniyordu.  Şimdi, durum değişti.  Üniversite işi, özellikle  tüm sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmayan insanlar açısından,  fazla meşakkatli bir meslek olmadığı için, bazıları artık talebelere ve üniversiteye yaptıkları katkılar giderek azalmış da olsa emekli olmak istemiyorlar.  Bu da üniversite yönetimi için sorun yaratıyor.”  Mühendis Wu’ya bunu anlatmam, biraz uzun sürdü aramızdaki lisan kopukluğundan dolayı (Wu’da ingilizce var ama az, bende Çince hiç yok).  Ama sonunda meseleyi kavradı.  Bir müddet düşündü.  “Gerçi” dedi, “ben o yaşa gelsem, hala çalışmaya devam etmek isteyeceğimi hiç sanmıyorum.”  Ben "kimbilir belki" dedim, “şimdi gençsin, o yaşlar çok uzaklarda gözüküyor, zamanla görüşlerin değişebilir.”

Yemekten sonra ofise döndük.  Muhendis Wu şimdi portatif yatağını açtı, telefonunu kurdu, yattı uyuyor, ben de bunları yazıyorum. Katta kimse yok, aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi.



 VPN bağlantısı bugün biraz sıkıntılı, Google blog sayfasına giremedim o yüzden.  En azından metni hazırlayayım, bugün olmazsa yarın yüklerim.

Akşam kaldığımız firmanın misafirhanesinde (misafirhane diyorum ama beş yıldızlı otel gibi) yemeğimizin sonuna doğru, ışıklar söndü, garson kızlar üzerinde altı tane mum yanan bir pasta bir de kocaman bir buket çiçekle girdiler salona.  Sevgili karıcığım bana sürpriz olarak onları örgütlemiş, ahçı ve garsonlarla ile anlaşıp siparişi gündüzden vermiş.  Bana da gerçekten tam süpriz oldu.
Aşağıda beni görüyorsunuz ellerimde çiçekler ve yanımda garson kızlarla birlikte.


Doğum günü pastası ve çiçekle beraber bir koca kase de özel bir çorba getirmişler.  Bu, özellikle “ilerleyen yaşlarda” doğum günlerinde içilmesi adet olan bir çorba imiş.  Adı “Uzun Hayat Çorbası”.  Et suyuna çok ince tel şehriye ve başka bir kaç şey katmışlar, içine de bir bütün yumurta kırmışlar.  Yumurta çorbanın içinde pişmiş.  Aşagıda gördüğünuz gibi bir çorba olmuş.  Çorbanın işlevini görmesi için hepsini yemem gerekiyormuş.  Ben de hepsini yedim.  İşte aşağıda çorbaya başlarken:

Doğum günü hediyem de çok özel idi.  Sevgili Meliz düşünmüş taşınmış Halim’e Luoyang’dan ne alayım diye. Sonunda çok değişik bir doğum günü hediyesine karar vermiş.  Onun ders verdiği birinci sınıflardan birinda, lösemi hastası olan bir küçük kız vardı.  Çok tatlı bir kız ve insanin içi parçalanıyordu onu görünce.  Sevgili Meliz işte benim doğum günüm vesilesi ile o kızcağıza bir elbise ayakkabı takım almış.  Kızın fotoğrafını bana getirdi.  Kız çok sevinmiş. Ben de çok sevindim ve bu hediyeyi hayatımda aldığım en değerli doğum günü hediyelerinden birisi olarak hatırlayacağım.  (Not: Fotoğraf yeni giysilerle çekilmemiş.  Meliz onları doğrudan annesine vermiş kadın kızını okuldan almaya gelince. )