Geçen hafta sonu Xi'an kentine gittik. Istanbul-Ankara arasina yakin bir mesafe. Hızlı trenle iki saatten daha az sürdü.
Çin Kömür Makina Teknolojisi üzerine çalışan büyük bir kuruluş var Xi'an'da. Daha önceleri teşrik-i mesaimiz olmuştu. Baskan'a yazdım Xi'an'a geliyorum diye. O da sağ olsun, ille benim enstitünün misafirhanesinde kalın diye israr etti, biz de kıramadık, öyle yaptık. Sağ olsun bizi çok iyi ağırladı. Şoförlü bir araba verdi orada kaldığımız üç gün boyunca emrimize. Bu sayede bir çok yeri gezebildik. Xi'an yakınında yaşayan geçmiş bir PhD öğrencim vardı. O da beni görmek için sağ olsun geldi. Böylece yanimizda hem şoförlü arabamız, hem de Çin'ce bilen PhD li rehberimiz vardı.
Yukarıdaki resimde, soldaki şoförümüz. Şoförümüz genç gösteriyor ama on bir sene piyadelik yapmış. Ordudan emekli yani. Çin'de askerlik zorunlu değil. Meslek gibi. İsteyen asker oluyor, maaş ile askerlik yapıyor. İstemeyen askerlik yapmıyor. Zoraki askerden daha iyidir belki.
Sağdaki de eski PhD öğrencim, yeni meslekdaşım. Çorba kaselerine ekmek ufalıyorlar. Niçin öyle yaptıklarını daha aşağıda anlatacağım.
Xian'a Cuma sabahı gittik, Pazar akşamı döndük. Eski öğrencim bir gün daha kalmamızı istedi. Bizi Xian'a 160-km uzaktaki doğduğu şehre götürüp oraları göstermek istedi. Dağ tepe temiz hava çok güzel yerler imiş. Aslında gitmek de isterdim ama Pazartesi günü buraya dönmemiz gerekiyordu. O yüzden gezi güzergahımıza sıkıştıramadık. Bu arada ilginç bir şey öğrendim. On dört yaşına gelene kadar mağara içinde yaşamışlar. Öyle ilkel taş devri mağarası değil tabii ama en nihayetinde yine de mağara. Aşağıda internetten indirdiğim bir mağara evini göreceksiniz.
Talebemin gösterdiği kendi eski evlerinin fotoğrafı da bundan çok farklı değildi. Mağarada yaşamak nasıldı diye sordum. O kadar da kötü değilmiş. Bir kere, normal evlere göre, sıcaklık daha dengeli tabii. Yazları serin, kışları da sıcak olurmuş -- nisbeten. Kışları da yine de geceleri çok soğuk olduğundan, taş yataklarının altına kor kömür yayarlarmış, gece sıcak tutsun diye. Aşağıdaki fotoğrafı da internetten indirdim. Gidebilseydik, kendi fotoğraflarımız da olacaktı ama bir dahaki sefere.
Mağarada yaşamanın en kötü yani, akar şu olmaması imiş. Özellikle soğuk kış günlerinde bunun doğurabileceği meseleri tasavvur edebilirsiniz. Dışarıda bir kube şu koysan, donar zaten. Sabah abdesti için dışarıdaki buzu kırıp içinden maşrapa ile şu alacaksınız her sabah. Bunun gecesi de var. Allah kolaylık versin hala öyle yaşamak zorunda olanlara. Gelince buradaki arkadaşlardan biri ile konuştum. Onun ailesi de o 8 yasına gelene kadar benzer bir mağarada yaşarlarmış. Zaten hayal meyal hatırladığı ve büyük bir ihtimalle aklında hep neşeli yanları kaldığı cefasını unutmuş olacağı için, onun mağara evleri hakkındaki hatıraları daha olumlu idi.
O zamanlar, erkek çocukları ergenlik yasına yaklaştığında, aileleri onun için bir mağara yeri bulurlarmış. Mağara yeri demek ne demek, bir dağın yamacı yani. Çocuk boş vakitlerinde yavaş yavaş orayı kazar, ev haline getirirmiş. Daha önce bu blogta yazmıştım. Luoyang'da evlenirken, erkek tarafından yeni çiftin yaşayacağı evi almalarının beklendiğini. Bu belki de, ev dediğin bina değil aslında mağara iken yerleşmiş bir alışkanlık. Mağaranın mali yükü daha az tabii. Zaten evlenecek çocuk kendisi yapıyor işin çoğunu. Ama adet öyle kalmış.
Burada fabrikada çalışan Amerikalı bir metallurjist var. Yirmi yirmibeş senedir Luoyang'a gelip gidiyormuş. İlk geldiği senelerden beri her şeyin cok değiştiğini, o zamanlar insanların mağaralarda yaşadığını söylemişti. Ben ona inanmamıştım.
Demek ki haklı imiş. Çin'de herşeyin ne kadar çabuk geliştiğinin bir başka örneği olarak bunu aktardım. Gerçekten çok hızlı değişiyor herşey. Ben Luoyang'a ilk kez 15 sene önce gelmiştim. O zaman mağara evler yoktu ya da ben farketmemiştim. Ama o zamandan bu zamana şehirin tanınılmaz bir şekilde değişmiş olduğunu biliyorum. Bu sadece Luoyang değil, Cin'in her yeri için geçerli. Genellikle gençler böyle hızla değişen bir hayat içinde büyümüşler, o nedenle yadırgamıyorlar. Ama biz yaştakiler ve daha da ihtiyarlar, değişimin hızı karşında eski basit günlerin nostaljisine kapılmadan edemiyorlar. Belki de bu yüzden, Mao'yu seven sayanlar daha çok ihtiyarlarmış. Gençler Mao hakkında pek iyi düşünmüyor, kısa kısa konuşmalarımızdan anlayabildiğimi kadarı ile.
Aslında gençler politika ile hemen hemen tamamen ilgisizler. Ilgili olup da benimle konuşmak istemiyor olabilirler tabii ama sanmıyorum. Genç insanların depolitizeliği dünyanın her yanında görülen bir fenomen. Belki de böylesi daha iyi. Herkes kendi işine odaklansa, kendi işini iyi yapmaya özen gösterse, belki de siyaset de kendi kendine düzene girer.
Toprak altında yaşayan insanlar ve askerler diye başlık atmıştım. İnsanlardan bahsettik ama askerlere sıra gelmeden benim öğle paydosu bitti. Bir dahaki sefere devam ederim. Ama önce bizim şoförle eski talebenin en üstteki resimde kaselerine ne ufaladıklarını anlatayım.
Buraya has bir yemekmiş. Masaya birer tane düz ekmek birer tane de kase geliyor.
Önce o ekmekleri önündeki kaseye ufalıyorsun. Aşağıda benim kaseyi görüyorsunuz. Şoför benim kaseye baktı, kafasını salladı olmaz diye. Çok daha ufak olması gerektiğini söyledi. Onun kasesindeki ekmekler sahiden de ufak lokma değil kırıntı gibi idi. Ben boylesini daha çok seviyorum dedim.
Bütün ekmekler ufalandıktan sonra, kasenin üzerine tekrar kapağını kapatıyorsun, garson gelip alıyor. İçine kaynar kazandan et suyu ve haşlanmış et koyuyorlar. Benimki kuzu eti idi. Meliz dana eti aldi. Diğerleri de kuzu eti aldı. En güzel kuzu eti ile oluyormus. Az sebze de var içinde. Bizim kuzu haşlamanın Çin'deki amcaoğlu yani. Yanında bir ufak tabak içinde acı biberli salça ve de marine edilmiş sarımsak geliyor. Onları da kendi ağız tadına göre haşlamanın içine karıştırıyorsun. Sonunda şöyle bir şey çıkıyor.
Tadı nefisti. Afiyetle yedim. Burda bitiriyorum, bloga sonra devam edeceğim.
25 Mayıs 2015 Pazartesi
12 Mayıs 2015 Salı
ÇİN NOTLARI #11 – Çin’de çocuklar ve Müstesna bir kız çocuğu
Hayatın nasıl sürekli akan bir ırmak olduğunu, sonunda bu kubbede bizden geriye en iyi ihtimalle yalnızca hoş bir seda kalacağını Luoyang’da daha iyi anladım. Sokaklar küçük çocuklar, onlara bakan nıneleri ve dedeleri ve hata büyük-nine ve büyük-dedeleri ile dolu. Ben başta o ihtiyarları hep nine ve dede diye kabul ediyordum. Sonra öğrendim ki o çocukların nineleri ve dedeleri benden genç. Yolda gördüklerim "ihtiyarlar", nine ve dedelerinin anne babaları. Biyolojik takvimde benim kendi objektif yerimi anlamış oldum bu sayede. Saatimiz doluyor. Yarın bir haftalığına Türkiye'ye gidiyoruz annemi görmeye. Biraz da o durum beni bunları düşünmeye itti.
Geçenlerde Ruby diye bir küçük kızdan bahsetmiştim
O zamandan bu zamana, sevgili karıcığım Meliz ile Ruby arasında daha fazla bir yakınlaşma oldu ve Ruby’yi ve ailesini daha iyi tanıma fırsatını bulduk. Her bakımdan müstesna bir kız. İnsan ilişkilerinde yaşından (daha 6 yasında) beklenmeyecek kadar olgun ama bir o kadar da sevimli bir kız. Ama gerçekten bir müstesna biri olduğunu yaptığı resimleri görünce anlayacaksınız. Fotoğraflarını çekmiş Meliz, bazılarını burada size de sunacağım.
Hayatın nasıl sürekli akan bir ırmak olduğunu, sonunda bu kubbede bizden geriye en iyi ihtimalle yalnızca hoş bir seda kalacağını Luoyang’da daha iyi anladım. Sokaklar küçük çocuklar, onlara bakan nıneleri ve dedeleri ve hata büyük-nine ve büyük-dedeleri ile dolu. Ben başta o ihtiyarları hep nine ve dede diye kabul ediyordum. Sonra öğrendim ki o çocukların nineleri ve dedeleri benden genç. Yolda gördüklerim "ihtiyarlar", nine ve dedelerinin anne babaları. Biyolojik takvimde benim kendi objektif yerimi anlamış oldum bu sayede. Saatimiz doluyor. Yarın bir haftalığına Türkiye'ye gidiyoruz annemi görmeye. Biraz da o durum beni bunları düşünmeye itti.
Geçenlerde Ruby diye bir küçük kızdan bahsetmiştim
O zamandan bu zamana, sevgili karıcığım Meliz ile Ruby arasında daha fazla bir yakınlaşma oldu ve Ruby’yi ve ailesini daha iyi tanıma fırsatını bulduk. Her bakımdan müstesna bir kız. İnsan ilişkilerinde yaşından (daha 6 yasında) beklenmeyecek kadar olgun ama bir o kadar da sevimli bir kız. Ama gerçekten bir müstesna biri olduğunu yaptığı resimleri görünce anlayacaksınız. Fotoğraflarını çekmiş Meliz, bazılarını burada size de sunacağım.
Kırmızı zemin üzerinde sarı çiçekler. Galatasaray şampiyon.
Bahcede oynayan cocuklar galiba:
Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Sevgi ülkesinde evler ve ağaçlar?
Noel Baba her yerde var, Cin'de de.
Bir tane daha kubist bir resim:
Bu da kıştan kalan bir hatıra olmalı:
Burada da Ruby kendisini resmetmiş:
Basındaki şapkayı Meliz ona Beijing'den alıp getirmişti. Demek ki Ruby beğenmiş şapkayı.
Bu aşağıdaki resmi de Meliz’i tanıdıktan sonra yapmış. Avustralya ile Çin’i gösteriyor.
Avustralya bir tarafta, Çin bir tarafta. Hangi taraf ne taraf Meliz soylemedi bana. Arada bir köprü var. O köprüden geçerek gelmişiz biz Çin’e diye düşünüyor herhalde. Ya da, Avustralya’dan Çin’e uçakla gelindiğini biliyor ama o mesafeyi bir opru ile temsil etmesinin kafasında daha başka bir anlamı var, bilemedik. Neticede, sanatçının tercihleri her zaman sözle ifade edilemiyor. Ruby bence şimdiden bir sanatçı. Henüz küçük bir sanatçı. İleride çok büyük bir sanatçı olacak inşallah.
Ruby ile başlamışken, caddelerde gördüğümüz başka çocuklardan resimler de sunayım.
Ağlayayım mı diye sorar gibi bakıyor.
Sonra göz kırpmaya karar verdi:
Ama çok yanaşırsan yine de ağlayabilirim:
Alış veriş yaparken:
Oyuncak sergisi:
Annem mi sürüyor bunu ben mi sürüyorum acaba:
Benim canım sıkıldı artık:
Hele sosisimi yiyeyim sonra sana gösteririm :
Ben çiçekleri ekeyim de inşallah tutar:
Şu tren gelse de gitsek, canım sıkılmaya başladı:
Mahalle bakkalının çocukları:
Biraz pislik burası ama olsun, ben deneylerimi yaparım:
Ayakkabımla bu çiçek aynı renk gibi sanki:
Anneee, balonun parasını sen verdin diye ille de patlatman gerekmiyor:
Benim torunum hepsinden güzel:
Neyaparsan yap, benden yüz bulamazsın:
Sonunda beni de terbiyesizleştirdiniz. Al işte, benim dilim daha da uzun:
Anne, telefonu bırak ta bana bak. Zaten az görüyoruz birbirimizi. Bak tabureye çıkacağım şimdi:
İkimiz bir ağacın güller açan dalıyız:
First things first. Önce kebabımı yiyeyim:
Pantalonomun poposu önü açık, ihtiyaç olduğunda zorluk çekmeyeyim diye:
Şekilde görüldüğü gibi:
Konu açılmışken, böyle yolun ortasında çömelip işeyen çocuklar çok gördük. Hatta birine otobüste ninesi koltukta otururken yaptırdı, zor kaçtım üzerime gelmesin diye. Birine de Meliz, Pizza Hut'ta bayanlar tuvaletinin önünde raslamis. Herhalde tuvaletler dolu idi. Anası yere işetmiş kızı.
Sanırım, beş altı aya kadar bez bağlıyorlar. Ondan sonra böyle onu arkası açık pantalonlar. Yolda sokakta gördüğümüz ufak şu birikintilerinin yanından civarından geçiyoruz artık. Üstüne basmadan. Büyük ihtiyacını giderene henüz rasgelmedik.
Bu alışkanlığın iyi tarafı, çocuklar çok çabuk öğreniyorlar tuvalete gitmeyi. Popo bezlerinin içine koyuvermedikleri için.
Sanırım, beş altı aya kadar bez bağlıyorlar. Ondan sonra böyle onu arkası açık pantalonlar. Yolda sokakta gördüğümüz ufak şu birikintilerinin yanından civarından geçiyoruz artık. Üstüne basmadan. Büyük ihtiyacını giderene henüz rasgelmedik.
Bu alışkanlığın iyi tarafı, çocuklar çok çabuk öğreniyorlar tuvalete gitmeyi. Popo bezlerinin içine koyuvermedikleri için.
6 Mayıs 2015 Çarşamba
ÇİN NOTLARI #10 – LUOYANG’DA BİR HAFTA SONU
Bugün öğle yemeğinde dumpling yedik. Geçen gün Mühendis Wu’ya demiştim, niye bu
yemekhanede hiç jiaozi yapmıyorlar
diye. Dumpling’in ne olduğunu anlamadı,
o yüzden Çin lisanından söylemek zorunda kaldım (jiaozi ). Bizim gittiğimiz kat mühendislerin yemek yediği katmış. Jiaozi alt katta, daha alt rütbeli
çalışanların gittiği yemekhanede yapılırmış bazı günler. Bu gün de o günlerden biriymiş. Alt kata
gittik dumpling yemek için.
Kendi yediğimin resmini çekmedim ama şekilleri internetten
indirdiğim yukarıdaki dumplingler gibi idi.
Wu'ya sordum, herhalde elle yapmislardir dedi. Benim yediğim tabak resimdekinin en az iki katı
büyüklüğünde idi. Bizim yemekhanedeki en
küçük servis, Türkiye hesabı ile iki porsiyon.
Aç işçileri doyurmak kolay değil.
Dumpling bana bol bol yeterdi aslında ama bir de börek gördüm. Aynı tepsi böreği gibi gözüküyordu. Ondan da bir dilim (bir karış x bir karış
kare büyüklüğünde) aldım. İçi ıspanaklı ve yumurtalı idi. Hamuru yufkadan yapılmış gibi katman katman
ayrılabilen bir börekti. Hoşuma gitti.
Hosuma gitti ama yemekten sonra da fazla geldi. Mühendis Wu’ya lüzumundan fazla yedim galiba
dedim. Çin’de bir ata sözü vardır dedi:
“Sabahları imparator gibi yiyeceksin; öğleleri sıradan bir insan gibi; akşam
yemeğinde en fakir dilencinin yediği yemekten fazla yemeyeceksin.” Bu sözü başka başka Çinlilerden o kadar çok
duydum ki gına geldi. Zıtlık olsun diye,
“acaba” dedim Mühendis Wu’ya, “bu söz eski zamanda, elektrik ve aydınlatma yok
iken, insanların hava karardığında yatağa girdiği günler için geçerli olabilir
mi? Bugün biz akşam yemeğimizi saat 6 da
yiyoruz mesela; ama yatağa saat 10 dan 11 den önce girmiyoruz. Ben saat 6 da dilenci gibi yesem, saat 10 u
geçince yatmadan önce bir daha yemem gerekir.” Tabii bunların hepsini böyle bir
seferde söylemedim. Tekrarlayarak falan
söyledim ama anlaştık sonunda. Mühendis Wu düşündü. “Alışmaya bağlı” dedi, “Çinliler
alışıktır yatmadan önce yemek
yememeye.” Devam etti "ayrıca"
diyerek bana öğüt verircesine, “ben böyle öğlen çok yediğim günlerde akşam
yemeğine sadece meyve yerim” dedi. Ben
de “Aferin sana” dedim. Ne diyeyim. Şimdi herkes öğlen uykusunda. Ben de bunları yazıyorum.
Geçen Cumartesi, WangCheng parkına gittik. Şehirin içinde ama büyükçe bir park (67 hektarmış). İçinde gezerken sanki bana alan olarak Gençlik
Parkı büyüklüğünde imiş gibi geldi.
Giriş bedava değil, adam başı 40 Yuen (yani 8 A$ ya da 17 TL),
talebelere indirimli. Ücrete rağmen, park tıklım tıklım insan dolu idi. Biz öğleyi geçerken gitmiştik, o yüzden bilet
alırken içeri girerken zorluk olmadı ama sabah gelseydik kuyruk beklemek
zorunda kalabilirdik. Çok erkenci olmamanın
yararını gördük yani.
Paralı park olayı aslında Çin’de her gittiğim yerde şahit
olduğum bir olay. Böyle park gibi yerler
hiç bir kentte bedava değil. WangCheng
parkı başka parklara göre biraz daha
pahalı gibi geldi. Belki içinde hayvanat
bahçesi, lunapark falan var diye. Fakat
hayvanat bahçesi de olsa (ki o da o kadar ahım şahım değildi), nihayetinde
şehir içindeki bir park.
Binlerce Luoyang’li aile, çocuklarını almış parktaydı. Sadece ana baba değil, çoğunun yanında dede
nineler de vardı. Böyle bir aile
(ana-baba nine-dede bir de çocuk), dört yetişkin (küçük çocuklar bedava) 160
yuen vermiş olmalılar parka girmek için.
Ortalama maaşın haftada 1000 Yuen olduğu bir ülkeden bahsediyoruz
(http://www.tradingeconomics.com/china/labour-costs). Avustralyalilar haftalık ücretin altıda
birini hafta sonu parka gitmeye sarfederler mi?. Hiç sanmıyorum. Bir sefer, hadi bilemedin iki sefer gidilir
ama o parktaki kalabalık öyle münferit müşteri değil sanki oranın müdaim
ziyaretçileri imiş gibi geldi. Hesaplayınca de öyle. Herhalde etrafta bir 40-50 bin kişi vardı o
gün. Onların hepsi bir seferlik
ziyaretçi olsa, bir sene dolmadan Luoyang’daki 2-2.5 milyon insanın hepsi parkı
ziyaret etmiş olur, park ondan sonra boş kalırdı. Öyle olmadığına göre, mükerrer
ziyaret çok.
Parka olan bu ilginin bir nedeni, çocuklar olmalı. Hafta içinde küçük çocuklara genellikle
anneanne babaanneler bakıyor, çalışan ana baba da ancak hafta sonlarında
çocuklarına vakit ayırabiliyor, onu da kalite zaman olarak sarfertmek istiyor. Daha önce bir blogta yazdığım gibi, nineler
dedeler, çocuklarından para isteme durumunda değiller. Çocukları anne babası getirmese de onlar
gezdirirler. Ama anne baba çocuklarına
en azından hafta sonu sahip çıkmak istiyor.
Hafta içinde caddelerde çocuklar daha çok nineleri dedeleri ile geziyor
ama hafta sonunda bu parkta, hemen hemen bütün çocukların yanlarında anne ve
babaları vardı. Çoğu nine dede de
onlarla beraberdi ama, evde kalmamışlardı.
Ben olsam bugün de çocuğunuza siz bakın, ben de başımı dinleyeyim derim.
Aşağıdaki resimde, bir nine torununu kucağına almış, Meliz
torununu sevince, nene sevindi koltukları kabardı.
En küçük bebekler bile, Çinli ile Çİnli olmayan arasındaki
farkı hemen anlıyorlar.
Müteşebbis havuzun içine akvaryum
balığı doldurmuş. Çocuklar da olta ile
avlamaya çalışıyorlar:
Balığı çocuk yakaladı, bütün aile çocuğun neşesine ortak
oluyor:
Müteşebbis masada oturuyor:
Parkta laleler de var.
İstanbul’u hatırladık:
Bu da peony (yani şakayık çiçeklerinin) prensesi.
Sağtaki heykelden bahsediyorum. Soldaki benim prensesim.
Şu ana kadar Luoyang’ta üç tane Mao heykeli gördüm. Bir tanesi bu. Diğer ikisi de iki fabrika nizamiye girişi
önünde idi (No 1 Traktör Fabrikası ve LYC Rulman fabrikası). Bizim fabrikanın önünde heykel yoktu. Sanki daha önce geldiğim senelerden bizim
fabrikanın önünde de bir tane varmıştı gibi aklımda kalmış ama yanılıyor
olabilirim.
Mao hakkında pek konuşmak istemiyor Çinliler. Buna dışarıda yaşayan Çinliler de dahil. Cahil halka Mao sanki peygamber ya da bir
ermiş kişi gibi anlatılıyor, mevcut politikalar Maoist olmasa bile. Daha önceki Çin’e gelişlerimden birinde
Mao’nun mezarını ziyaret etmiştim, oradaki notlardan ve oraya giderken ve
gezerken tur rehberlerinin anlattığı Mao menkibelerine dayandırıyorum bu
gözlemi. Ama buna rağmen ortalıklarda
görünür bir Mao ikonografisi yok.
Sehir meydanlarında Mao büstleri ya da her makam
sahibi insanın masanın arkasında bir Mao fotoğrafı olması gibi şeyleri
kasdediyorum.
Bir alanı tel kafesle çevirmişler, içeride beyaz güvercinler. Ana baba kuş yemi satın alıyor dolaşan bezirganlardan çocuklar kuşları besleyip eğlensin diye.
Bir alanı tel kafesle çevirmişler, içeride beyaz güvercinler. Ana baba kuş yemi satın alıyor dolaşan bezirganlardan çocuklar kuşları besleyip eğlensin diye.
Bu da tepeden bakış aynı yere:
Parkımızda, hayvanat bahçesi de var. Mesela muz yiyen bir maymun aşağıda.
Ve cockatoo kuşları (Avustralya’da çok var bunlardan):
Muhabbet kuşları:
Daha hayvan çoktu ama burayı onlarla doldurmayayım.
Yolda bir tane “şeker sanatçısı” gördük. Erimiş şekerle, mermer bir blok üzerinde
çiçek yapıyordu. İşte çiçek şekillenirken:
Bu da şekerden yapılmış çiçeği yerken. Adam bu kadar uğraştı dedik. On yuenmiş.
Bir tane aldık.
Tahmin edebileceğiniz gibi, tadı saf şeker tadı idi. Fazla hoşumuza gitmedi. Birer lokma ısırdık, sonra attık. Ziyankarlık yaptık yani.
Bu resmi de “Design” dersinde talebelere bir structure nasıl
design edilmez onun örneği olarak göstermek için çektim. O kadar çelik kullanmışlar ama “Torsional
Stiffness” diye bir şey yok, o yüzden her kımıldadıkça sallanıyordu. Kaynak yerlerinden çatlamaya başlamış zaten,
yakında kırılır.
Bir de ressam gördük.
Kara kalemle Meliz'in portresini yaptırdık.
Ressam resim yaparken, başımıza bütün park
toplandı sanki.
Luoyang'ta kendimizi
film artisti gibi hissediyoruz. Parkta
yanımıza kızlar gelip beraber resim çektirmek istiyorlardı kendi albümleri
için. Burada da, ressamın karşısındaki
koltukta yabancı bir kadın oturuyor. Bu
yüzden özellikle çocuklar olmak üzere ahalinin ilgisi üzerimizde idi.
Bu da artık resim biterken.
Resim 50 Yuen (10 A$ yada 20 TL) tuttu (yarim saatlik
kaliteli emek karşılığı). Üzerine lamine
yapayim dedi. Lamına için 80 Yuen
aldı. Lamine tabii kazıktı ama bir sey
demedim.
Parkın etrafından Jianhe deresi geçiyordu. Pedalla sürülen sandallarla sefa yapan aile resimleri aşağıda:
Parktan çıkınca Pizza Hut'a gidip pizza yedik. Arada bir böyle yapıyoruz, Çin yemeklerine bir ara vermek için.
Gece otele döndüğümüzde, odamıza çıkmadan, cadde kenarında konser veren mahallenin çalgıcılarını dinledik. Bunlar her gece ordalar. Solistler değişiyor ama çalgıcılar aynı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


































































